NATO’nun ölümü...

03 Aralık 2019 Salı

NATO’nun şu anda Londra’da başlayan iki günlük liderler zirvesi, örgütün en tartışmalı, en kritik toplantılarından olmaya aday. Zirveyi kritik kılan üç lider ise Trump, Macron ve Tayyip Erdoğan’dır.

Önce Amerika” sloganını şiar edinmiş olan Trump, üye ülkelerin NATO konusundaki ekonomik mükellefiyetlerini yerine getirmek için bütçelerinin daha önemli bir bölümünü askeri harcamalara ayırmayıp, yükümlülüğün ağırlığını daha çok Washington’ın sırtına yüklemelerine son vermeleri yolundaki çağrısını yinelerken, başlangıçtan itibaren, NATO’nun asi çocuğu konumunda olan Fransa’nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bugünkü haliyle Avrupa’nın güvenliğini sağlayamayacağını ileri sürdüğü örgütün beyin ölümünün gerçekleştiğini iddia etmektedir.

Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı’na şiddetle karşı çıkan Macron’a, örgüt içinden en ters ve sert tepki Tayyip Erdoğan’dan gelmiştir.

Ne gariptir ki, birbirlerine karşı çok olumsuz tepkiler gösteren Macron ile Erdoğan, NATO ile ilgili olarak özünde aynı görüşü dile getirmektedirler.

* * *

Konuyu daha iyi anlatabilmek için biraz açalım:

Kurulduğu 1949 yılında, 2. Dünya Savaşı sonrasının iki büyüğünden biri olan ABD’nin etkinliği tartışma götürmez hegemonyasının, en önemli askeri araçlarından biri olan NATO’nun işlevinin ne olacağı Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ertesinde en büyük tartışma konularından biri haline geldi.

Öyle ya iki kutuptan biri çöküp, NATO’ya karşı kurulmuş olan Varşova Paktı da tarihe karışınca, NATO’ya artık ihtiyaç kalmaması gerekmez miydi?

Uzun tartışmalardan sonra Soğuk Savaş aracı örgütün, Soğuk Savaş’tan sonra da sürdürülmesine karar verildi. Kararın mantığı şuydu:

20. yüzyılın ikinci yarısında ABD ve müttefikleri için en büyük tehdit olan komünizm ortadan kalkmıştı. Ama 21. yüzyılda aynı toplumlar başka majör bir tehdit ile daha karşı karşıyaydılar. Bu da terör tehdidiydi. Bu durumda, NATO’ya kapsamı da genişletilerek yeni bir işlev kazandırmak gerekirdi.

Geçmişte komünizm ile mücadele örgütü olan NATO, 21. yüzyılda terör ile mücadelenin uluslararası ortak askeri örgütü olacaktı. Bu modele uygun olarak yeniden dizayn edilen NATO’nun aslında komünizmle mücadele özelliğinden uzaklaşırken, ABD’nin sultasında olma niteliğinin en ufak bir değişime uğramadığını da belirtmeyi unutmayalım.

Bu arada, NATO’nun teröre karşı mücadelenin ortak uluslararası örgütü olarak başarıya ulaşması için bir önkoşulun yerine gelmesinin şart olduğunu da hatırdan çıkarmayalım. O da, NATO üyelerinin hepsinin terörün tanımı ve terör örgütünün tarifi konularında ortak bir görüşe varmış olmalarıdır.

NATO üyeleri, örgütün yetmişinci yılında bu noktadan çok uzaktadırlar. O kadar ki, üye ülkelerden birinin terörist olarak ilan ettiği ve kendi varlığına tehdit oluşturduğunu ileri sürdüğü bir örgütü, bir başka üye ülke terörle mücadelede müttefik olarak kabul etmekte, onu silahlandırıp eğiterek kanatları altına alabilmektedir.

* * *

Bugün Suriye’deki PKK uzantısı, PYD-YPG olgusunun doğurduğu sorun buradan kaynaklanmaktadır.

Macron’un NATO’ya itirazı da, Tayyip Erdoğan’ın NATO’dan haklı yakınması da, NATO üyesi ülkelerin teröristin tanımında anlaşamamaları ve her bir üyenin kendi teröristine arka çıkmasından doğuyor.

Aslında Macron da, Erdoğan da aynı olgudan yakınmaktadırlar ve bu konuda NATO’ya yönelttikleri eleştirilerinde de haklıdırlar.

Görülüyor ki, NATO terörle mücadelenin uluslararası ortak askeri örgütü olabilecek nitelikten çok uzaktadır. NATO’nun beyin ölümünün gerçekleşip gerçekleşmediğine gelince:
ABD hegemonyasının bir ürünü olan bu kuruluş, o hegemonya ile birlikte var olacak ve çökecektir.

Bu açıdan bakılınca, Macron’un NATO’nun ölümü teşhisi, bir erken tanı olarak görülüyor.