Birleştirmek isterken bölmek

13 Ekim 2019 Pazar

Michel Onfray, felsefi bir şaheser olan “Ateoloji’ye Dair” kitabında, şöyle bir saptama yapar:
Tanrı tutarlar, onun adlarını, yaptığı ve yapacağı hareketleri, düşünceleri, sözlerini -konuşurmuş gibi- incelemek üzere başlı başına bir öğreti bile kurmuşlardır: İlahiyat.
Tanrı’nın güvenilir ve dakik düşünürleri, profesyonelleri, yasaları, dalkavukları, belagat uzmanları, savunucuları, infazcıları, filozofları -heyhat!-, tetikçileri, hizmetkârları, yeryüzü temsilcileri, yorumcu kurumları, fikirleri, emirleri ve Tanrı hakkındaki söylemin öğretisi vardır.
Doğrudur.
Şöyle bir durup düşünürseniz, Tanrıbilim öğretisi demek olan ilahiyat, aslında muazzam bir kendini beğenmişlik, müthiş bir ukalalık, hatta haddini bilmezlik de olabilir.
Çünkü hiçbir dinde, hiçbir ulema, ki hepsi kuldur; Tanrı tarafından Tanrı bilgiçliğine atandığını iddia edemez, eden de kanıtlayamaz, üstelik ulema arasında “niye ben değil de sen” modunda hır çıkacağından, derhal “meczup” ilan edilir.
Üstelik, yine hiçbir dinde hiçbir ulema, Tanrı’ya atfettiği fikir, eylem ya da yaptırımı, tek yetkili mercii, Tanrı’ya doğrulatmak ve hatta yalanlatmak özelliğine sahip değildir.
Aynı durum, Tanrı’nın seçilmiş kulları peygamberlere atfedilen söylemler ve eylemler için de geçerlidir.

Doğrusu belli, eğrisi telli mi?
Hepsi 1-2 bin küsur yıl önce vefat etmiş peygamberlerin hiçbirine, hangi söylemiyle aslında ne demek isteyip ne demek istemediğini, bizzat doğrulatmak ya da yalanlatmak da mümkün değildir.
İnananların elinde, Tanrıbilime dair kutsal kitaplardan başka hiçbir malzeme yoktur.
Ve bu yokluğa rağmen her dinde milyonlarca ulema, binlerce yıldan beri çoğu kez birbirine taban tabana zıt söylem, düşünce, emir ve yaptırımı Tanrı kelamı ya da peygamber kavli gibi yorumlayabilmektedir!
Kendisine, Tanrı tarafından hiçbir görev verilmediği sabit olmak kesinliğinden öteye hiçbir mutlak doğrusu olmayan ve kendisine benzer, yani kendinden menkul bir ulema hiyerarşisi içinde yer almak da tümüyle bir kul düzenlemesinden ibarettir.
Bu düzenleme ise Tanrı’nın fikri sorulmadığı ve sorulsa da alınamadığı sürece kutsal değil, dünyevi sayılır.
Başka bir deyişle yeryüzünde, Tanrı emirlerine uygun yaşamak üzere koşullanan toplumlar, aslında Tanrı’nın emri olup olmadığı kanıtlanamayan bir yaşam biçimini (dini) kendinden menkul bilgilerine dayanarak dayatan ruhban sınıfının emirlerine uymaktadır.

İslamiyetin en doğru öğretisini yok ettiler
İslamiyetin belki de en insancıl özelliği, çünkü bireysel özgürlüğü öne çıkaran yönü, imanı Allah ile kul arasına koymakla, işte bu ruhban sınıfını aradan çıkarmak istemiş olmasıdır.
Ama imamlık belgesinden hatiplik yeterliğine, ilahiyat profesörlüğünden tarikat hocalığına, tüm yetkilerini aslında kendisi gibi kullardan alan sözde din âlimleri, kaymağını yedikleri dünyevi mevki uğruna İslamiyetin bu en temel öğretisini yıkmışlardır.
Kendilerine hocaefendi, şeyh, bazen de hazret dedirtmekten çekinmeyen bu imam ve hatipler ordusu, aslında Hıristiyanlığın ortaçağ yapılanmasından hiç farksız bir “ruhban sıfını” oluşturmaktadır.
Hatta son yıllarda pek çok Müslüman ülkede rastlanan “şeytan çıkarma” ve “günah bağışı” ayinlerine bakılırsa, sözde İslam ilahiyatçısı bu şeyh ve hoca takımının, Hıristiyanlık ruhbanının ortaçağdaki tüm yetkilerini benimseyip kullandıkları açıktır.

Üfürükten tayyare çekişmesi
Dikkat ederseniz, İslamiyetin “Allah’la kul arasına girilmez” öğretisine taban tabana zıt bu ruhban sınıfı, tüm Müslüman ülkelerde 20. yüzyıldan öteye yaratılmıştır.

Bugün gelinen noktada, Türkiye’deki şeyh, hoca sayısına ve en başta Diyanet İşleri’nin muazzam bütçesi ve kalabalık kadrosuna bakılırsa; Allah ile kul arasına birden fazla aracı girdiği, hatta aracı sayısının kul nüfusunu bile aştığı söylenebilir!
Eh, işi Allah’a hiçbir zaman doğrulatamayacağımız emir ve yaptırımların her biri kendinden menkul tefsirinden ibaret bu kadar aracı olunca, müminlerin inancı da hocasına göre ve çoğu uyduruk tefsirlere göre ayrışır.
Toplumu “birleştirici öğe” olarak öne çıkarılan din, böylece ve hiç hesapta olmadan, müminleri bölücü olup çıkar.
Türkiye’de birbirine zıt tefsirlerle toplumu yönlendiren cemaat, tarikat, tekkelere varlık; onların şeyhlerine, hocalarına, ağalarına da uyduruk fetva izni veren AKP hükümeti, işte böyle bir bölücülüğün fitilini ateşledi.
Ve Müslümanların çok alay ettikleri “Bizans düşerken meleklerin cinsiyetini tartışan” ruhban sınıfı, artık Türkiye’de de var ve üfürükten tayyare yapımını paylaşamıyor.


Yazarın Son Yazıları

Çok mu geç, Valentine? 16 Şubat 2020
Opera’daki hayal 9 Şubat 2020
Deprem 26 Ocak 2020
Sadizmin kollarında 5 Ocak 2020
Yılbaşı sıkıntısı 29 Aralık 2019
Neden susuyorsunuz? 22 Aralık 2019
Cinayet mi, suikast mı? 15 Aralık 2019
Casus kazanı Türkiye 24 Kasım 2019