Kilise özürlerinde olduğu gibi birkaç 100 yıl geçmesi mi gerekiyor?

24 Aralık 2019 Salı

2019, Galileo Galilei’nin teleskopla yaptığı ilk gökyüzü gözleminin 410. yıldönümü. Aynı zamanda, evrim teorisini geliştiren Charles Darwin’in doğumunun da 210. yılı.


Her iki bilim insanı da, buluşlarıyla insanlığa büyük katkılar yaptı ama aynı anda da bağnaz dincilerin hedefi haline geldi. 


Galilei, Tanrı’ya inansa da, dünyanın döndüğünü savunduğu için kilisenin düşmanlığını kazandı, kitabı yasaklandı, engizisyonda yargılanıp ev hapsine mahkûm edildi. Kazığa geçirilip yakılmaktan kurtulmak için görüşlerini inkâr etmek zorunda kalmıştı.


Dünyanın döndüğünü savunmanın kilise karşıtlığı olarak değerlendirildiği günler artık geride kaldı. Bugün kimse dünyanın yerinde sabit durduğunu savunmuyor. Hatta Vatikan, kilise tarafından yargılanan Galilei’den 366 yıl sonra özür bile diledi.


Bağnaz dincilerin tepkisine neden olanlardan birisi de Darwin’di. Tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla birkaç ortak atadan evrildiğini savunduğu için kıyamet koptu. 


Sonunda İngiliz Anglikan Kilisesi, Darwin’in ölümünden 126 yıl sonra özür diledi. Onu yanlış anlayıp yanlış tepki verdiklerini ve başkalarının da yanlış anlamasına neden olduklarını itiraf ettiler.


Bir diğer İtalyan bilim insanı Giordano Bruno ise, dünyadan başka pek çok gezegen bulunduğunu söylediği için 1600 yılında Katolik Kilisesi’nin kararıyla yakılarak öldürüldü. O da Tanrı’yı reddetmiyor ama Tanrı ile evrenin aynı gerçeğin iki farklı yansıması olduğunu söylüyordu.


Darwin ise, dini inancını “agnostik” (bilinemezci) olarak tanımlasa da, onun kaderi Galilei ve Bruno’nunkinden farklıydı. 


Bunun nedeni, Bruno’nun yakıldığı 1600’den Darwin’in doğduğu 1809 yılına kadar olan dönemde, insanlığın Aydınlanma ekseninde kat ettiği yoldur. Rönesans’ın açtığı yolda ilerleyen toplumlarda zaman içinde din ve devlet işlerinin ayrılması noktasına gelinmiş, bilimsel özgürlükte mesafe alınmıştı.


* * *


Batı’nın, ortaçağın tutucu skolastik felsefesinden kurtulup Rönesans’ın özgürlük kavramından Aydınlanma’ya uzanması, tarihin en önemli süreçlerinden birisi. Acı gerçek şu ki; şeriatın hüküm sürdüğü Osmanlı, bu süreci fena halde ıskaladı.


Aydınlanma’nın yaşadığımız topraklara varışı, 1923’te Cumhuriyetin ilanıyla oldu. Batı’nın yüzyıllar önce ulaştığı Aydınlanma’yı yaşadığımız coğrafyaya taşıyan, 

dogmayı reddedip aklın egemenliğini savunan, emperyalizme karşı gelip halkın kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesini hayata geçiren laik Cumhuriyetin 2019’da hâlâ dincilerin hedefi olması trajiktir.


Türkiye, 21. yüzyılda tarikatların ve cemaatlerin iktidar desteğiyle yürüttüğü karşıdevrime sahne oluyor. 


Laik Türkiye’nin ölüm ilanı


Ne yazık ki, tarih kitapları ileride 2010’lu yıllarda Türkiye’yi anlatırken, adım adım şeriatın altyapısının hazırlandığından söz edecek. 


Anaokulu çağındaki çocukların tesettüre sokulup kafalarına hurafelerin doldurulduğunu...

Tesettür furyasının tüm hızıyla yayıldığını...

Müftülerin “evlendirme amiri”, imamların da “evlendirme memuru” olduğunu, 

eğitimin tarikatların eline geçtiğini anlatacak...


Akit TV sunucusu Fatin Dağıstanlı’nın gazetemizin “Şeriat Çalıştayı” manşetine atfen “Hep birlikte toplanıp Cumhuriyet gazetesi önüne bir el bombası atalım” dediğini kayda geçirecek...


Faizsiz finans kuruluşları denetçileri için belirlenen etik kuralların fıkhi hükümlere bağlandığını yazacak!


Bu, laik Türkiye’nin ölüm ilanıdır!


Eğer o kitaplar gerçeği yazarsa, yıllar sonra bunları okuyanlar hayrete düşecek. Onlar için herhalde inanılmaz olacak ama, laiklik karşıtı odak haline geldiği Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edilen bir iktidarın hukuku hiçe sayan icraatlarını okuyacaklar...


Laik Cumhuriyet devrimlerinin Aydınlanma boyutunu değerlendirirken insanın aklına şu soru geliyor:


Acaba belli kesimlerin Türkiye’deki Aydınlanma gerçeğini anlamaları için, kilise özürlerinde olduğu gibi en az birkaç 100 yıl geçmesi mi gerekiyor? 


Yazarın Son Yazıları

Sendikada bir ilk 23 Şubat 2020