Deniz Yıldırım

Ceviz

28 Aralık 2019 Cumartesi

Kurtuluş Savaşı yılları. Köyler yıkık, boşalmış; köylü yoklukla sınanmış, işgalin tahribatı büyük. İşte Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Milli Savaş Hikâyeleri’nde bu tabloyu anlatır. Doğrudan gözlemlerine, hatıralarına dayalıdır buradaki hikâyeler. Bazılarını kendi hayal gücüne göre yeniden canlandırdığı için de edebiyata mal olmalarını tercih ettiğini belirtir.

 

Doğrusu, beni en çok etkileyen hikâyesi Ceviz’dir. Savaş günlerindeki açlığın, yokluğun izlerini tüm çıplaklığıyla sergiler. Bir yanda köye giden heyetin açlığı, susuzluğu vardır; diğer yanda gittikleri yerlerin yokluk hali. Şöyle der hikâyenin bir yerinde: “Bu yerlerde oturanlar tam bir aydan beri, iki taş arasında öğüttükleri ve bir yutulmaz sert hamur haline koydukları yarı yanmış, yarı kül olmuş buğday taneleriyle geçiniyorlar.” Tablo budur. Türk köylüsü savaşta işgalle, canıyla ve yoklukla sınanmıştır.

 

Vardıkları yeni köy de harabedir, ıssızdır. Bu sessizliğin orta yerinde bir çocuğa rastlar heyet; çocuk evlerini gösterir. Ev dediysek, yarı karanlık bir odadır; gencecik bir kız ve bir ihtiyar buradadır. İhtiyar köylü, heyeti buyur eder içeri. Heyet yorgundur, geceyi orada geçirmek için izin isterler. Ardından genç kız, yaşadıklarını anlatır heyete. Gözler sulanır, ağlayanlar olur.

 

O sırada küçük çocuk, odanın bir köşesinde küçücük avuçlarını elde kalan tek yiyecek olduğu belli olan cevizle doldurur, getirip heyetin önüne bırakır. Biz, bir susan kıza, bir başı titreyen ihtiyara, bir de karşımızda kabahat işlemiş bir insan vaziyetiyle, mahcup ve muhteriz duran çocuğa baktık” der anlatıcı. İhtiyar adam, “Yiyin, yiyin! Kusura bakmayın” diye üsteler. Hikâyenin en vurucu yeri son cümledir: “O günden beri ceviz namı verdiğimiz sert ve kuru meyva, bana ulvi bir şeyin timsali gibi görünüyor.”

 

Ceviz, köye giden Türk aydını için artık sadece ceviz değildir. Yokluğun, fedakârlığın, istiklal aşkının karşılıklı simgesidir. Savaş bu fedakârlıkla kazanılmış, bağımsızlık bu yokluklar içindeki halkın canıyla, vericiliğiyle, paylaştıklarıyla taçlanmış; yeni devlet, öncü kadroların halktan ayrı, lüks ve zenginlik içinde bir hayatı tercih etmeme; içinden çıktığı halka borcunu hakkıyla ödeme iradesiyle doğmuştur.

 

Yoklukta eşitlik, asgari ücret

 

Asgari ücrete yapılan son zam, bana bu hikâyeyi hatırlattı birdenbire. Oranları geçelim; günlük 10 lira zam geldi işçiye. Yazıyla, on lira. Arka arkaya her şey zamlanırken; ısınmaktan ulaşıma her şey daha da pahalı hale gelirken; elektrik ve su faturaları kabardıkça kabarırken; temel gıda maddelerindeki zamlar yüzünden fileler dolmazken; günlük 10 lira.

 

Özeti mi? Memlekette toplam içindeki sayıları nüfusun yüzde birini bulmayacak bir azınlık, ülke kaynaklarını, halkın vergilerini, emeğini günden güne daha da sömürerek büyüye dursun; krizin faturası yine emekçiye çıktı. İşçinin patrondan alacağı günlük 10 lira fazlayı aktaracağı yer de şimdiden belli. Vergiye ve zamlara gidecek elbette. Kaşıkla ver, kepçeyle al taktiği.

 

İşin kötüsü, Aziz Çelik Hoca gibi sosyal güvenlik uzmanlarının uzun süredir uyardığı bir gerçek var: Türkiye’de asgari ücret, ortalama ücrete dönüşüyor. Asgari, en az” demek. Asgari ücretin bir ülkedeki ortalama ücrete dönüşmesi, “en az” olanın giderek ortalama haline gelmesi demek. Yoklukta eşitlenme diyelim buna. Bu durum çalışanların çoğunluğunu etkiliyor. Oranlar ortada: Asgari ücretlilerin oranı, toplam çalışanlar içinde yüzde 40’ı geçmekte; asgari ücretin biraz altı ve biraz üstüyle birlikte bu oran yüzde 65’lere yaklaşmakta. Gelir adaletsizliğindeki artışın açık kanıtı. Kriz bahanesiyle kaçak çalıştırmayı, iş cinayetlerini, karşılığı ödenmemiş mesaileri, işini kaybetmekten korkan işçiye ardı arkası kesilmeyen yeni işler yüklenmesini de saymadım daha.

 

Şimdi birileri diyor ya, “İkinci Kurtuluş Savaşı veriyoruz; beka mücadelesindeyiz. Bize Sevr dayatıyorlar. Fedakârlık yapalım.” İyi güzel de, bu millet gerçekten Kurtuluş Savaşı verdiğinde elinde kalan son yiyeceği, son cevizi, son çorabı, son giysiyi paylaşmış vakti geldiğinde; yoklukla hiç mi sınanmadı? Elbette sınandı. Öyleyse fedakârlığı niye sadece bu millet yapıyor?

 

İşçiyi enflasyona ezdirmedik” diyenler, madem ülkenin yeni bir “Kurtuluş Savaşı” verdiğini düşünüyor; buyursunlar fedakârlığa. Yönetenler de halk gibi yaşasın; lüks, israf harcamaları bitsin. Saray’ın milyonlarla ölçülen bütçesi halkın bütçesine denkleştirilsin. Kaynaklar yandaşlara aktarılmasın; fatura vergilerle, çalışan halka çıkarılmasın. Bütçe halkın temel ihtiyaçlarını gidermek için yapılsın. “İşçiyi enflasyona ezdirmedik” diyenler, birkaç aylığına asgari ücretle yaşasın mesela. Bir kere de fedakârlıkta eşitlik sağlansın. Madem Kurtuluş Savaşı veriyoruz”, cevizlerinizi paylaşmaya var mısınız?


Yazarın Son Yazıları

Parazit sistemi 15 Şubat 2020
Tarikat Siyaset Ticaret 5 Şubat 2020
Kuvvetli ayrılık 1 Şubat 2020
Karartma geceleri 25 Ocak 2020
Zenginler ve fakirler 22 Ocak 2020
Birinciyiz 15 Ocak 2020