Olaylar Ve Görüşler

‘Barış çağının umudu uzakta’

16 Ocak 2020 Perşembe

Dr. Kaan Kutlu ATAÇ

Mersin Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi.

ABD ile İran arasında yaşanan gerilimle başlayan 2020, sokaktaki insan için her ne kadar abartılı olsa da, “3. Dünya savaşı mı çıkacak?” endişesiyle başladı. Ünlü tarihçi Eric Hobsbawn, içinde bulunduğumuz yüzyılın hemen başında kaleme aldığı “20. Yüzyılda Savaş ve Barış” başlıklı yazısında çağımız için ihtiyatlı ancak bir o kadar da iç karartıcı bir tahminde bulunmuştu:

“21. yüzyılda savaş, 20. yüzyılda olduğu gibi ölümcül olmayacaktır. Yine de büyük ölçekte acı ve kayıp yaratacak silahlı çatışmalar dünyanın genelinde yüksek düzeyde ve yaygın olarak -genellikle bir salgın şeklinde- mevcudiyetini koruyacaktır. Barış çağının umudu uzaktadır.” Silahlı çatışmalar ve getirdiği yıkımlar bizler için artık rutine binmiş gibi. Bu durumun en önemli sebebi siyasetin sorunlara çözüm için savaşı bir araç olarak kullanıyor olması.

Savaşı normalleştiriyoruz

Ancak son tahlilde, karmaşık uluslararası sorunların kaynağı olan devletlerin, doymak bilmez güç arayışındaki siyaset ile tercih edilmiş şiddet arasındaki orantıyı dengelemekten aciz olmaları bir kesinlik olarak karşımıza çıkıyor.

Savaş teorisyeni Prusyalı Clausewitz’in, “Savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir. Bir toplumun savaşı mutlaka politik bir durumdan doğar ve politik bir etkenden çıkar, işte bunun içindir ki savaş politik bir eylemdir” şeklindeki meşhur ifadesini belki de bu günlerde tam tersinden okumak gerekir. Politika, her şeyden önce sürekli bir durum olan savaşın başka araçlarla devamıdır ve politikanın doğası savaşa ait olan bir eylemdir.

‘Zarar verme!’

Çünkü böyle olduğu içindir ki tarihin bize öğrettiği zorluklara karşı savaşmanın ortaya çıkaracağı felaketleri ve hasmının güçlü yanlarına karşı doğrudan mücadele etmekten kaçınmanın öneminin farkına varamıyoruz ve savaşı normalleştiriyoruz. Buradaki önemli sorun savaşların insanlık için ortaya koyduğu felaketleri kanıksamış olmamızdır. Çünkü savaşların yıkıcı alevleri toplumların çok büyük bir kısmına ulaşmıyor ve dolayısıyla sosyal anlamda bizlere bulaşmamış görünüyor. Bu durum en azından insanlığın son büyük şiddetli travması olan 2. Dünya Savaşı’ndaki yıkımın sonuçlarını hafızalarımızda bulanıklaştırdık.

Savaşa, hastalıkların tedavisi için, tıp fakültesi birinci sınıf öğrencilerine öğretilen ve Hipokrat’a atfedilen ünlü “primum non nocere (öncelikle zarar verme)” sözüyle başlayabiliriz. Savaş gibi şiddet ve yıkımı doğasında barındıran bir eyleme geçmeden evvel doğuracağı sonuçlar ve buna alternatif politikalar üretilmesi, siyasi sorumluların öncelikle ele almaları gereken bir konu. Sıklıkla Hipokrat Yemini’ne atıfla anılan ancak,  Hipokrat’ın Epidemics isimli kitabında bu mevcut hal ile ne yapılması gerektiği arasındaki orantısallık net biçimde açıklanmış: “Geçmişi ortaya koy, bugün için tedavi yönetimini belirle, geleceğe dair öngörüde bulun, ardından da tüm bu eylemleri hayata geçir. Hastalıklara gelince, iki şeyi kendine alışkanlık edin: yardım et ya da en azından daha fazla zarar verme”.

Altın kuralın ihlali

Politikayı savaşın devamı olarak görüyor olmamız, devletlerin kaderini ellerinde tutan karar alıcıların günümüzün hâkim olan şiddet sarmalını öngörmede Hipokrat’ın tavsiyelerine uymadıkları ve tedavinin birinci kuralını ihlal ettiklerini ortaya koyuyor.

Fakat yine de bir ikilimle karşı karşıya olduğumuz muhakkak: 2. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük oyuncuların siyaseti silahlı çatışmanın bir devamı olarak görmelerine rağmen artık klasik “savaş ilanları”nı da görmüyoruz. Örneğin ABD sürekli bir savaş halinde olmasına rağmen en son 1942’de Romanya’ya resmen savaş ilan etmiş. İlginçtir Kore, Vietnam, 1 ve 2. Körfez Harekâtları ile Afganistan’daki operasyonlarda savaş ilanı yoktur. 2011’den bu yana Suriye’de yaşananlar da farklı değildir. Günümüzde devletler, savaş ilanının hukuki, ekonomik, siyasi, toplumsal ve uluslararası ilişkiler açısından getireceği ağır sorumluluklardan kaçınmayı düstur edinmişlerdir. Ama bu durum silahlı çatışmalara dahil olmanın cazibesini ortadan kaldırmıyor. Günümüzde savaşın değişen doğası, geçmişte olduğu gibi net bir düşman tanımlamasını ortadan kaldırmıştır. Düşmanlar muğlaklaşmıştır: 

Terörle savaşta düşmana ilişkin tanımlama oldukça muğlaktır. Ete kemiğe bürünmüş, net bir askeri hedef olmaktan uzak bir düşmana nasıl savaş ilan edeceksiniz? Ya da Suriye’de olduğu gibi rejim güçleriyle muhaliflerin çatışma alanlarının ve çatışan güçlerin sıklıkla flulaştığı siyasi ve askeri coğrafyalarda cephe hatlarını nasıl kesinleştireceksiniz? “Kime göre düşman?”ı tanımlamakta zorlandığınız bir alanda size moral anlamda rehberlik edecek olan tarihin kulağınıza fısıldadığı Hipkokrat’ın sesi olacaktır.


Yazarın Son Yazıları

Aydınlara düşen görev 18 Şubat 2020
Ankara’nın gazına bak 17 Şubat 2020
Kriz derinleşiyor 12 Şubat 2020