Köşe Yazısı

A+ A-
Olaylar ve Görüşler

AİHM Pınar Selek Davasında Hüküm Vermedi

13 Şubat 2015 Cuma

[Haber görseli]

16 yıllık bir süreç, sayısız duruşma, 3 beraat, hukuk ilkelerinin fersah fersah uzağında yapılan bir duruşmada verilen bir müebbet ve bütün kararların teker teker Yargıtay’da bozulmasından sonra 2014’te alınan dördüncü beraat. Ve gene Yargıtay yolu.

Pınar Selek davasını takip edenler, nasıl yerel, ulusal ve uluslararası hukukun karmaşık bir yumağın içinde debelendiklerinin farkındalar. 16 yıllık bir süreç, sayısız duruşma, 3 beraat (2002, 2006, 2011), hukuk ilkelerinin fersah fersah uzağında yapılan bir duruşmada verilen bir müebbet (2013) ve bütün kararların teker teker Yargıtay’da bozulmasından sonra 2014’te alınan dördüncü beraat. Ve gene Yargıtay yolu. Herhalde bu dava daha şimdiden hukuk fakültelerinde Frenklerin “acharnement judciaire / judicial harassment” dedikleri hukuksal taciz-hukuksal usandırma sürecine örnek olarak gösterilmeye başlanmıştır bile.
Bu çalkantılı süreç içinde, hukuksuzluk ve adaletsizlik ile boğuşurken Pınar Selek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 2010 senesinde bir başvuru yaptı. Selek başvurusunda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 4 maddesinin aleyhine ihlal edildiğini belirtti. Bu maddeler işkenceyi veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muameleyi veya cezayı yasaklayan 3. madde; uzun ve adaletsiz tutuklamayı yasaklayan 5. madde; bu davanın taraflı tarafsız herkesin gözüne batan özelliği olan adil yargılama sürecinin olmaması (6. madde) ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını yasaklayan 10. maddeydi.
AİHM’nin artan bilinirliği ve itibarının bir nevi kurbanı olduğu bilinen bir gerçek. Son 20 yılda mahkeme insan hakları ihlallerine maruz kaldıklarını düşünenlerin akın akın başvurduğu son kapı özelliğini o kadar artırdı ki, iş yükünden makul bir sürede davaya bakabilecek durumdan çıktı. Elbette bu bir ironi zira makul sürede adalet dağıtma sözleşmenin getirdiği zorunluluklardan biri. Yani bazı durumlarda mahkeme kendi ilkelerine aykırı davranmak zorunda kalabiliyor. Bu durumu çözmenin iki yolu vardı, birincisi mahkemenin hukukçu ve hukukçu olmayan personelini artırmak -ki bu yapılamadı, mahkemenin finansmanının kararlardan gittikçe daha fazla rahatsız olan Avrupa Konseyi üye ülkeleri tarafından sağlandığını unutmayalımya da bir dizi önlemle gelen başvuruların sayısını azaltmak.
Örneğin iç hukuk yollarının tüketilmeden AİHM’ye gelinememesi ilkesinden hareketle iç hukuk yollarının uzatılmasını cesaretlendirmek bu önlemlerin başında geliyor. Almanya, Bosna Hersek, Sırbistan, İspanya ve Türkiye örneklerinde görülen AİHM içtihadına uygun davranacağı sözüyle kurulmuş olan Anayasa Mahkemesi filtreleri aynı çerçevede görülebilir.
Bu tip önlemler sayesinde 2014 yılında mahkemeye gelen 56 bin 250 başvuru 2013’e nazaran yüzde 15 daha az. Aynı sene 43 bin 450 dosya tek bir hâkim tarafından incelenmeye gönderildi ve bu dosyaların kabul edilmeyecekleri düşünülüyor. 12 bin 800 başvuru ise bir daireye ya da komiteye esas hakkında incelenmek üzere sevk edildi ki bu rakam da geçen yıla oranla yüzde 11 azalmış durumda.
Böyle bir iş yükü altında mahkemenin bazı durumlarda kendiyle çelişmesi kaçınılmaz görünüyor. Aynen Pınar Selek davasında olduğu gibi. Yukarıda bahsi geçen 2010 başvurusu tam beş sene mahkemenin bir çekmecesinde bekledi. Ve beş sene sonra, tam da yerel mahkeme 4. beraat kararını almışken ve tam da savcı gene, yine, tekrar, bıkmadan, usanmadan, utanmadan bu kararı Yargıtay’da görüşülmek üzere temyiz etmişken AİHM bir “karar” aldı. Tuhaf bir karar. Metodik gidelim:
1. Türkçede bir semantik sorun mevcut. AİHM’de iki tip karar alınıyor “décisions” ve “arrêts” (ya da “decisions” ve “judgements”). İkisi de Türkçede, en azından medyatik dilde “karar” olarak geçiyor. Halbuki birincisi dosyanın kabul edilebilirliği üzerine verilmiş biçimsel bir “karar”, diğeri ise davanın esası hakkında verilmiş “hüküm.” Bugünkü durumda geçerli olan birincisi. Yani AİHM işkence olmamıştır, haksız yere uzun tutukluluk uygulanmamıştır ya da adil yargılanmıştır falan dememekte.
2. Bu kararı veren bir daire değil, yani bu bir AİHM hükmü değil, 3 hâkimden oluşmuş bir komitenin dosyanın kabul edilebilirliğine dair aldıkları bir biçim kararı.
3. Kısaca bu küçük komite Pınar Selek’in kötü muamele gördüğü yönündeki şikâyetinin incelenemez olduğuna karar veriyor. Gerekçesi “zaman.” Zira AİHM kurallarına göre kötü muamele ve işkence iddiaları serbest kaldıktan en geç 6 ay sonra AİHM’ye gelmeli. Pınar 2000’de serbest bırakıldı, dosyası 2010’da AİHM’ye geldi. Kararda açık açık Pınar Selek’in kötü muamele görmüş olabileceği, bunu defalarca yerel mahkemede dile getirdiği ancak yerel mahkemenin herhangi bir inceleme yapmadığı (dolayısıyla insan haklarından birinin yani adil yargılanmanın ihlal edildiği), inceleme yapılmadığı için de AİHM’nin bu konuya eğilebilmesi için çok geç olduğu belirtilmekte. Hatta, işkence raporunun başvurudan “sadece” on altı gün önce alındığını söylemeye cüret edip bir önceki paragrafta kendiyle çelişmekte. Uzun lafın kısası, komite, insan hakkı ihlal edilmiş olabilir ama bunu görmem için çok geç demekte.
4. Aynı komite adil yargılanma konusunda da kendi ilkelerine aykırı olarak kurallara sıkı sıkıya sadık kalmayı tercih ediyor. Evet diyor on altı sene uzun, evet diyor burada muhtemelen adil yargılama ihlali var ama bunu görmem için çok erken. Bütün prosedür bitsin, ne kadar sürerse sürsün, o zaman bir daha gel. Zira iç hukuk yollarını tüketmen gerek. Ve bunu Türkiye hukuk sisteminde iç hukuk yollarının tüketilememesi için her şeyin yapıldığını göre göre, bile bile söylüyor.
5. Kısacası AİHM’nin 3 hâkimden oluşan komitesi, Pınar Selek’e, bize gelmen için çok geç kalmışsın ve çok erken gelmişsin diyor. İnsan hakları ihlallerini görüyor ama göremem diyor.
Fakat daha da önemlisi bu kararın “moment”i. Bu karar 2015’in Şubat ayında açıklandı. Yani başvurudan beş yıl sonra, başvurunun incelenemeyeceği belirtildi. Böylece AİHM kendi kararıyla çelişmiş oldu zira bu karar çok geç. İki sene önce, üç sene önce, başvurudan hemen sonra rahatlıkla verilebilirdi (“iş yükü”dür herhalde cevabı). Ve bu karar çok erken. AİHM rahatlıkla Yargıtay’ın kararını bekleyebilir (beş sene dosyayı çekmecede tutmuş, altı ay daha tutsa ne fark eder?), böylece Yargıtay’ın kararına etki etmemeyi ve dolaylı olarak yeni bir insan hakkı ihlaline vesile olmamayı seçebilirdi. Eğer başvuru fazla geç ve fazla erkense başvurunun kabul edilebilirliği hakkındaki bu karar fazla geç ve fazla erken. “Zaman” paradigmasını başvurucuya karşı kullanırken kendisinin de aynı paradigmaya tabi olabileceğini hesaba katmıyor.
Bu kararda “kötü niyet” aramak elbette abes. Şahsen buna kesinlikle inanmıyorum. Ancak burada Roma hukukunun “ius”u (adalet) ile Helen hukukunun “lex”i (kanun) arasında ikincisine bir meyil olduğunu düşünüyorum. Hem de gittikçe artan bir şekilde. Muhtemelen “iş yükü”nden. Roma hukukunun ilkelerinden biri, “Argumentum ad consequentiam”. Sonuçlara bakıldığında, AİHM, hem görebileceği insan hakkı ihlallerini görmemeyi “kuralları gereği” tercih etmiş hem de bunu bugün açıklayarak daha fazla insan hakkı ihlaline yol açma riskini almıştır. Yani varoluş sebebini reddetmiştir. İş yükünden...

PROF. DR. SAMİM AKGÖNÜL STRASBOURG ÜNİVERSİTESİ

Tümü Olaylar ve Görüşler - Son yazıları

YSK ve akla ziyan gerekçeli kararı 25 Mayıs 2019 Cmt
Yapay zekâ çağında çocuk yetiştirmek 25 Mayıs 2019 Cmt
Gerekçe ikna edici değil 24 Mayıs 2019 Cum