Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Nereden Nereye Geldik

30 Mart 2015 Pazartesi

1984 yılıydı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne, Bulgaristan Gazeteciler Birliği’nden bir çağrı geldi. Kutlamaya katılma çağrısı...
TGC, Birliğin Demirperde ülkeleri dışından ilişki sürdürdüğü tek meslek örgütüydü. Birkaç kez onların yöneticileri gelmiş, birkaç kez de bizden gitmişti. O nedenle kimi özelliklerini de öğrenmiştik. Yönetim kurulumuz benim katılmamı kararlaştırdı...
250’şer gramlık Antepfıstığı paketlerini bavula atıp yola çıktım. Birlik yöneticilerine ve onlara yakın gazetecilere en seçkin armağandı...
Doğu Almanya, Macaristan, Çekoslovakya, Romanya, Kıbrıs Rum Kesimi, Güney Amerika’dan gelen ekiplerle otobüse doluşup Sofya’dan Varna yollarına vurduk.
Doğu Almanların otobüsün teybine koydukları bandı dinleye dinleye gidiyoruz. Ünlü Alman bestecilerin opera üvertürleri, konçertoları çalıyor. Ama disko müziğine uyarlanmış biçimiyle. Aklım kaldı ama utanıp isteyemedim.
Varna’da deniz piyadelerinin ağırlıklı olduğu görkemli bir geçit töreni oldu.Öğrenciler, meslek örgütü temsilcileri, halktan katılanlar. Toplananlar çiçekler, konfetiler atıyor, alkışlıyor...
Geçit bitti. Yarım saat içinde ortalık tertemiz oldu. Tören kapalı alanda çeşitli etkinlik ve mükellef sofralarla sürdü. Unuttum sanmayın. Törenin gerekçesini sona sakladım.
Sovyetle Birliği’nin Bulgaristan’ı işgalinin 40’ıncı yıldönümü!

***

Ülkeler zaman zaman böyle şaşırmışlıkları yaşıyor.
Bizde de 2002’de başladı ve alıştıra alıştıra(?) bugünkü yoğunluğuna ulaştı.
Osmanlı ülkesinin paylaşımını kolaylaştırmayı ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşmasını engellemeyi amaçlayan kalkışma ve ayaklanmalar uzunca bir dönemi kapsıyor.
Kimileri dine, kimileri de ırk ayrımına dayandırılmıştı.
Ordunun Batı’da yoğunlaşmasını ya da ulusal ant sınırlarının gerçekleştirilmesini engellemek isteyen Avrupalı dostlarımızın(!) el altından örgütlediği girişimlerdi.
Elebaşları ve ayakdaşları yakalanıp cezalandırıldılar.
Aradan yıllar geçti. Bulgaristan’da o dönemde var olan “kutlama” mantığı, bize “anma” törenleri olarak geldi.
Yurttaşlık yerine tarikat kardeşliği önem kazandı.
Uyduruk Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale Savaşları tarihleri yazıldı.
Türkiye Cumhuriyeti’ne, İsmet Paşa’nın deyişiyle “fenalık edenler” baştacı edilmeye başlandı. Günah sayıldığı için heykelleri dikilmedi ama, adları kimi yapılara, kimi meydanlara, kimi bulvarlara verildi. Ulusal bayram ve günler yok sayılmaya başlandı.
Oluşturulan yapının doğal yollarla korunmasının olanaksızlığı görülünce de “İç Güvenlik Yasası” çıkarıldı.
Cumhurbaşkanlığı’na nasıl kullanılacağı yasal olarak bilinmeyen ama tahmin edilen görevler için örtülü ödenek ayrıldı.
Demek ki yolun sonuna gelinmişti; ve yeni bir antidemokratik güce gereksinim vardı.
Özür: Cumartesi yazımda, cumhurbaşkanına hakaret suçunun 299 olan maddesini 298 diye yazmışım. Düzeltir, özür dilerim.