Olaylar Ve Görüşler

Vandalizm ve Sanat

19 Nisan 2015 Pazar

Sanat, insanın doğayla mücadelesinde ve etkileşiminde estetik kaygının egemen olduğu, insanın duygu ve düşünceleriyle hesaplaştığı öznel bir alandır.

Şüphesiz, insan düşünceleriyle bir hesaplaşma içine girince sadece kendisini değil, aynı zamanda insanın insanlaşma sürecini de yargılar. Nietzsche şöyle diyor: İki temel sorunu vardı insanlığın: Adaletsizlik ve anlamsızlık... Birine karşı hukuku buldu, diğerine karşı sanatı... Ama insanlar hukuka ulaşamadı, sanat da insanlara....

Sanatın bizlere ulaşması
Sanatı insanlara ulaştıracak sanatçıdır. Bu anlamda sanatçıların varlığı çok önemlidir ama onun kadar önemli olan bir şey daha vardır: Sanatsever olmak... Sanatçı olmak yeteneği gerektirir fakat sanatı sevmek için belli bir yetenek gerekmez. Haz alma, hoşlanma duygusu yeterlidir, sanatsever olmaya. Amacı güzel olanı ortaya koymak olan sanatın her ürünü, insana güzel ile çirkini ayırt edebilecek veriler sunar.

Sanatseverler
Güzeli görebilen, güzeli duyabilen, güzeli okuyabilen, kısaca güzeli algılayabilen insan olumlu düşünmeye başlar. Sanatseverler, sanatın tüketicileridir. Sanatın tüketicilerini artırmak yolunda ilerleyen toplumlar, estetik eğitime önem verirler, hatta bu eğitimi diğer eğitim alanlarından daha üstün kılmaya çalışırlar.
Sokrates, MÖ 5. yüzyılda askeri eğitimin azaltılıp estetik eğitimin artırılmasını savunuyordu ama öyle olmadı.
Zamanında tüm kavimlerde estetik kaygılar egemen olsaydı, Batı Roma’nın sanat eserleri, Doğu Cermen kavimlerinden birisi olan Vandallar tarafından yağmalanmaz, yıkılıp yakılmazdı. Roma İmparatorluğu’nun diğer eyaletleri; Galya, Galiçya, Endülüs de Vandallar tarafından yağmalanmıştır. O gün bugündür, bir şeye sebepsiz yere zarar verme anlamına gelen vandalizm, korkunç ellerini sanattan çekmemiştir.

Vandalizmin yaratıcıları
Şiddeti, yağmayı politika haline getirenler, yağmayı kutsayanlar; sultanlar, padişahlar, çarlar... Kısacası tüm diktatörler vandalizmin yaratıcılarıdır. Vandallığın isim babası aynı adla anılan kavim olmasına karşılık onun mirasçıları hayli çoktur.
Örneğin Cengiz Han’ın torunu Moğol İmparatoru Hülagû Han, Bağdat Kütüphanesi’ndeki tüm kitapları Dicle Nehri’ne attırarak tarihin ünlü vandalları arasındaki yerini almıştır. Yok edilen kütüphane sadece Bağdat’ta mıydı? Değildi. İskenderiye ve Buhara kütüphaneleri de vandal vahşetine karşı duramadılar. “Sanatın ve bilimin iltifat görmediği topraklardan göç etmesi” onların çıkarınaydı; göç devam etmeliydi ve bunun tek bir yolu vardı: Şiddetten beslenen nesiller yetiştirmek. Bu amaç uğruna ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Hallac-ı Mansur’u idam ettiren Abbasi Halifesi Muktedir Bil’llâh, Mansur’u zındıklıkla suçlamıştır. Hallac-ı Mansur gibi şiirler yazan İmameddin Nesimi de Mısır Çerkez Kölemenleri hükümdarı El Muavyed Şeyh’in hışmına uğramış, Hallac-ı Mansur’un sonu, an gelip onu da bulmuştur. Pir Sultanı berdar eden Hızır Paşa; İtalyan şair, gökbilimci, filozof, rahip Buruno’yu yargılayıp diri diri yakılmasına karar veren Engizisyon mahkemesi ve daha niceleri, anlamsız ve adaletsiz bir dünyanın yaratıcıları oldular.
Anlamsızlık var gücüyle sürüyor; çünkü siyasal vandalizm dünyanın her yerinde kol geziyor, sanatın insanlara ulaşmasını engelliyor.

GALİP UYAR Sosyolog - Yazar

                                                                                               

 

‘Sana Rey Veriyorum!’

7 Haziran seçimlerinin yaklaştığı bu dönemde, Cevat Fehmi Başkut’un “Sana Rey Veriyorum” isimli oyunu tekrar sahnelenebilse, seçimlere de ışık tutabilir.

Cevat Fehmi Başkut (1905-1971), uzun yıllar Cumhuriyet’te genel yayın yönetmenliği yaptı. Yanı sıra edebiyatımıza birbirinden değerli tiyatro yapıtları armağan etti. İlhan Selçuk, onun döneminde köşe yazarlığına başladı. Köşesinin adı “Pencere”yi o buldu; İlhan Selçuk, Nadir Nadi, tüm okurlar da o “Pencere”yi çok sevdiler, benimsediler.

Başkut’un yapıtları
Başkut’un yapıtlarından “Paydos”, yurtdışında oynanan ilk Türk oyunuydu. Atina’da 65, yurtiçinde bir mevsimde 140 kez oynandı. Tiyatronun amatörleri neredeyse bütün liselerde defalarca oynadı. Başkut, “Buzlar Çözülmeden”le büyük bir üne kavuştu. “Paydos”, “Buzlar Çözülmeden”, “Deli Deli Küpeli”, “Soygun” adlı oyunlarının filmleri de yapıldı. Ölümünden sonra yirmi üç oyunu dört kitap olarak yayımlandı. Bu oyunlardan biri de “Sana Rey Veriyorum” adını taşır. İlk kez İŞT’te 1950-1951 sezonunda sahnelendi. Sonraki yıllarda ve başka tiyatrolarda da oynandı. Oyun “gerçeklerin hiçbir zaman gizlenemeyeceği, erdemli davranışın her zaman üstün geleceği” düşüncesini vurgular.

Trajikomik bir serüven
“Sana Rey Veriyorum”, Siirt’in bir ilçesinde göreve başlayıp 27 yıl Anadolu’da dolaşmış, doktorluk yapmış, kızı yaşındaki ikinci eşi Mübeccel’in baskısıyla İstanbul’a gelen, hasta bulamayınca hasta simsarlarına yakasını kaptıran Dr. Ramazan Cankurtaran’ın trajikomik serüvenini anlatır.
Dr. Ramazan, İstanbul’da valilikle belediyeyi birleştiren cadde üzerinde, eski kâgir bir binanın birinci katını tümüyle kiralar. Bir odayı muayene odası, bir odayı bekleme odası, öteki bölümleri de konut yapar.
O, okul bitince tıp kitaplarını bir yana bırakmış, onları açıp bir daha okumamıştır. Buna karşın sevilen, iyi bir doktor olmuştur. Denize ve kotraya tutkundur. Kızı Asuman, babasına hiç benzemez. 24 yaşındaki Türkoloji mezunu genç kız, tüm özelliklerini ölen annesinden almıştır. Konuşmasıyla da aldığı eğitimi, duyarlı, olgun ve alabildiğine duygusal kişiliğini yansıtır.
Muayenehane açılalı bir hafta olmasına karşın bir hasta bile gelmez. Zaten bunu Asuman baştan söylemiş, babasının İstanbul’a gelmesine karşı çıkmıştır. Doktorluğunun İstanbul’da önem taşımayacağını, çünkü çok sayıda ve her konuda uzman profesörlerin olduğunu, bu kentte bir kasaba doktoruna ilgi duyulmasının zor olduğunu anlatmış, ama babasının kararını değiştirememiştir.
Mübeccel, hasta bulma sorununu hasta simsarlarıyla anlaşıp çözeceğini söyleyerek eşini ikna eder. Ramazan, genç karısına karşı zaafı yüzünden, zorla kirli yollara sapar. Böylece kendi olmaktan çıkar, ünlü bir profesör olur, bu kimliğiyle hasta bakar, reçete yazar, para kazanır.
Bu arada ülkede çok partili hayata geçilmiş, CHP’nin yanı sıra DP, MP seçime girmektedir. Doktora da milletvekilliği önerisi gelir. Önceki çalıştığı yerlerin birinden, yazarın Uhuvvet Partisi diye adlandırdığı bir partiden milletvekili adayı gösterilmek istenir. Doktor istemese de Mübeccel’in baskısıyla öneriyi kabul eder. Ne var ki, seçim propagandaları sırasında İstanbul’daki hastalarından biri doktoru tanıyınca sahtekârlığı ortaya çıkar. Skandal olur. Seçimi kaybeder. Karısı korkunç bir hayal kırıklığına uğrarsa da, doktor bu sonuçtan, hasta simsarlarından ve siyaset tüccarlarından kurtulacağı için çok memnundur. Kasabasına döner. Daha önce evliliğine karşı olduğu kızı Asuman’ı, sevdiği ortaokul öğretmeni Ahmet Sönmez’le evlendirir. Kendini sünepelikle suçlayan hırslı karısı Mübeccel’den boşanır. Kasaba doktorluğuna başlar. Kızı Asuman’ın boynuna sevinçle sarılırken ona, “Ey kanaat, ey tevazu, ey bilim aşkı; sana rey veriyorum!” der.

Sorgulamak için
Keşke “Sana Rey Veriyorum” yeniden sahnelense. Çünkü bu oyun Türkiye’de son yıllarda yaşanan her alandaki hırsları, hırsızlıkları, sahtekârlıkları, yolsuzlukları, sağlık alanındaki oyunları irdelememizi sağlayacak; vicdandan, yüce gönüllülükten, bilim tutkusundan, doğruluktan, dürüstlükten yana partilere, adaylara oy kullanmaya katkı sağlayacaktır. Seçimlerin bu ölçütlerle yapılmasını kim istemez ki?  

HİKMET ALTINKAYNAK YTÜ Eski Rektör Danışmanı-Yazar



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları