Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Topraklarımız yok olurken...

31 Ocak 2009 Cumartesi

16–01–2009 tarihli “Topraklarımızı Satıyoruz” başlıklı yazımız üzerine okurlarımızdan ciddi anlamda ileti aldık. Gelen bu iletilerde ortak kaygı, ormanlık alanların daha da yok olup gitmesine neden olacağını ön gördüğümüz, kamuoyunun 2/B olarak bildiği arazilerle ilgili yapılmış olan yasal düzenleme…

BMM tarafından çıkarılan ve Cumhurbaşkanı’nın onaylamasıyla yürürlüğe giren bu yasa çeşitli sivil toplum örgütlerinin ciddi tepkisine neden olmaktadır. Özellikle, bu arazilerin Orman Yasası altında değil de Tapu Yasası altında değerlendirilmiş olması kalan ormanlarımızın da arsa olacağı korkusunu, endişesini yarattı. Büyük olasılıkla, muhalefetin yasanın iptali için Yüksek Mahkeme’ye gitmesi beklenmektedir. Yasa şayet iptal edilirse, bu arada atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacaktır. Muhalefetin ve diğer sivil toplum örgütlerinin onca ısrarına, onca haklı itirazına rağmen çıkartılmış olan yasanın uygulanmasında da ayrıca büyük sıkıntıların yaşanacağı, daha da vahim sonuçlar doğuracağı gözükmektedir, şöyle ki: 2/ B orman alanlarının tespiti için insiyatifin orman mühendislerine değil de, kadastro memurlarına ve onların insafına, anlayışına bırakılmış olması daha da kaygı verici bir durumdur. 2/ B arazileri konusunda, 1950 sonrasından bugüne kadar süren, derin, vahim, affedilmez ihmalkârlıklar, vurdumduymazlıklar, yalan, talan, popülist politikalar, seçmen ve halk dalkavukluğu sonucu geldiğimiz nokta ise iflasın tescilidir. TEMA’nın yaptığı açıklamada da bunun yerel seçimler öncesi popülist bir yaklaşım olduğu ve bu yasa ile orman işgal suçunun teşvik edileceği söylenmektedir. Bütün bunların sadece yazı ile anlatılamayacağını, eksik kalacağını düşünüyoruz. Bu yazı da yaşananların vahametini bir kez daha ortaya koymak içindir.

“Topraklarımız kayboluyor” konusunu tekrar gündeme getirmemizin bir diğer nedeni ise geçtiğimiz günlerde gazetelerde, basında yer alan başka bir haber: Danıştay’ın, ülkenin en önemli tarım arazilerinden Dalaman çiftliğinin turizm bölgesi ilan edilmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararını iptal etmiş olmasıdır. Danıştay, çiftliğin turizm bölgesi ilan edilmesinin toprakların kaybı anlamına geleceğini, bunun da ülke çıkarlarına aykırı olduğunu, ayrıca kararın Anayasa’nın “ devlet, ormanların korunması ve sahaların genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır” ilkesine zıt olduğunu kayda geçirmiş olmasıdır.

Peki, Dalaman çiftliğinin akıbeti neden bu kadar önemli? Dalaman Çiftliği, dünyanın 17. Türkiye’nin ise sekizinci büyük çiftliği, her yıl ortalama 400 aileye iş kapısı oluyor, tam 11 ilin tohum ihtiyacını karşılıyor. Dolayısı ile bu topraklar turizme açılırsa, her yıl kar eden bu işletme kapatılmış olacak, birçok aile gelirlerini kaybedecek, tohumda dışa bağımlılık artacak ve arazide öbekler halinde bulunan çam ormanları yok olacak. İşte bu nedenlerle, arazinin tarım alanı olarak saklanması çok önemli. Burada doğru uygulamanın ne olduğuna karar vermek bizim işimiz değil, hukukun aldığı her karara saygılıyız ama böyle bir konuda kararın iptali için dava açılmış olması ülkemizde toprak kaybı konusunda bilincin, duyarlılığın hiçten yitip gitmediğinin somut ifadelerinden birisidir ve yine yargının da bunu tespit etmiş olması da ayrı bir sevinç kaynağıdır.

Topraklarımız ve ormanlarımız, bir çok farklı nedenle yitip gidiyor ve biz de seyirci kalıyoruz ( “su akar, Türk bakar” özdeyişinde olduğu gibi ). Geçenlerde, Orman Yüksek Mühendisi sn. Tarık Konal’dan bu konu ile ilgili bir yazı ulaştı elime… Kendisinin bu konuda ilettiği bazı notlar, tabloyu daha iyi ortaya koyduğu için, konunun uzmanının, bilimsel verilere dayalı objektif değerlendirmelerinden bazı bölümlere yer vermeyi uygun buldum. “Ormanlarımızın bütünlüğünün parçalanması, bozulması bir ulusal felaketin başlangıcı sayılmalıdır. Yitip giden yalnızca ormanlar değil, ulusun toprağı olacaktır. Ülkemizdeki hızlı ormansızlaşma ve bu sürecin kaçınılmaz sonuçlarından yalnızca biri olan, bitkisel toprağın yitip gitmesi (toprak erozyonu) tehlikesinin boyutları ürkütücüdür. Erozyon ile yitip giden toprak miktarımız, yılda 500 milyon ton’ dur……“yasal düzenleme” adı altında (tam 25 kez) çıkartılan “örtülü af”larla, orman alanlarımızın % 56’sı (24 milyon hektarı) yitirilmiştir. Bu rakam, yangınlarla kaybedilen orman alanı miktarının 2 katından fazladır. 1950 yılında, ülke alanımızın yaklaşık % 60’ını kaplayan ve 45 milyon hektar olan orman varlığımız, günümüzde 21 milyon hektara düşmüştür. Orman sınırları içinde kalan 10 milyon hektar erozyon sahasının, günümüze dek sadece 1/40’ında erozyona karşı önlem alınmıştır. Ülkemiz, ormanlarını hızla yitiren ülkeler sıralamasında -ne yazık ki- dünya 2. sidir.”

Yine, Koral’ın ormanlarımızı yaşatabilseydik ülke olarak neler kazanabileceğimize dair tespitleri de önemlidir : “100 yaşındaki bir kayın ağacı, yılda 30 bin litre yüzeysel akış suyunu emerek, onu düzenli ve arınmış yeraltı suyuna dönüştürebilirdi. 1 m3 orman toprağı, içerdiği 100 km. uzunluğundaki kök sistemiyle sarıp sarmaladığı toprağın yitip gitmesine engel olur ve “erozyon tehlikesi”, sözlüklerimizde yer almazdı. 18 bin orman köyünde yaşayan, yaklaşık 15 milyon orman köylüsünün gelir düzeyi, yıllık 900 TL düzeyinde kalmazdı. Orman örtüsü diye anılan “humus tabakası”nın 1 m2’lik bir bölümü, ağırlığının 10 katı olan 8 lt. suyu tutma, 1.5 m3 hacminde bir ormanaltı toprağı -organik maddelerce de varsılsa- 1m3 suyu depo edebilme gücünü ve işlevini kullanabilirdi”

Bu saptamalar, konunun üzerinde neden bu kadar durduğumuzu ve ülkemiz için neden bu kadar önemli olduğunu daha iyi açıklıyor. Her ne kadar ülkemizin en iyi çalışan sivil toplum kuruluşlarından olan TEMA ve diğer sivil toplum örgütlerimiz ile bilinçli yurttaşlarımız, topraklarımızın ve ormanlarımızın kaybı konusunda tepkilerini, duyarlılıklarını ortaya koysalar da, çeşitli eylemlerde bulunsalar da, bu sonuç almaya yetmemekte…Bunun nedeni, toplumsal bilinç eksikliğimizdir. Sonuç alabilmek için; orman, toprak, yurt sevgisi ailelerden başlayarak, ilköğretimden itibaren çocuklarımıza aşılanmalı, radyo, televizyon kanallarında ve diğer iletişim araçlarında eğitici, yönlendirici programların yasal zorunluluk olarak yayınlanması sağlanmalıdır. Böylece, bilinçsiz tarım uygulamaları, modern olmayan tarım teknikleri, ormanlarımızın çeşitli sebeplerle yanması, yakılması, yok olması veya talan edilmesi gibi daha pek çok nedenden her geçen gün artan erozyon ve toprak kaybımızın önüne, bir nebze geçme şansını yakalayabiliriz. Toprakların ( emlak satışından ziyade büyük yüzölçümlü ve stratejik öneme sahip alanların ) yabancılara satışı konusunda da, toplumun her kesimi tarafından benimsenen ortak ulusal politika oluşturulması için kamuoyu baskısı ve duyarlılığı da yaratabilirdik, ülke yönetenleri yurttaşlarını dinlemek zorunda da bırakabilirdik. Çünkü her zaman söylediğimiz gibi sadece şikâyet etmek ve her şeyi devletten beklemek hiçbir sorunu çözmez, ülkemizin şikâyet etmekten çok çözümü yaratabilen yurttaşlara ihtiyacı vardır.


[email protected]

Tümü Sadık Çelik - Son yazıları

IŞİD, Ortadoğu ve Türkiye 20 Eylül 2014 Cmt
IŞİD 13 Eylül 2014 Cmt
CHP Olağan(üstü) Kurultayı 6 Eylül 2014 Cmt