Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-
Selin Ongun

'AKP duraklama devrinden bir sonraki devreye girdi'

31 Ekim 2015 Cumartesi

2 Kasım sabahına dair rakamlar ve anketler son virajdayken, siyasetin manşetinde o soru da var: “Seçim sonuçları yeni parti doğurabilir mi?” Siyaset felsefesi üzerine analizleri politikanın her cephesinde karşılık bulan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Kürşat Bumin’e sorduk.

- Bülent Arınç’ın “Erdoğan’a yeter dedi” yorumlarına da neden olan son çıkışıyla başlayalım. Öyle mi sizce?

Siyasi hayatındaki kişisel gücenmelerini anlatan biri var o konuşmada. Beklediği ilgiyi göremediği için kimisine kırılmış, bazılarından memnun değilmiş. Başka? Ambargo nedeniyle TRT’ye ve birtakım kanallara çıkamıyormuş. Mesela karşımızda “Cumhurbaşkanı’nın mevcut anayasal yetkilerini aştığını” söyleyen, ilkesel itirazlarını aktaran biri var mı? Yok.

- Ancak “1 Kasım bekleniyor. Seçim sonucuna göre AK Parti yeni parti doğuracak” kısmı hararetlendi. Saman alevi mi?

Biliyorsunuz, önce Abdullah Gül için söylendi bunlar. Ne Arınç’ın ne de Gül’ün “üzgünüz, kırıldık” mealinden öteye geçmeyen sözlerinin siyasetin yönü açısından ciddi bir tartışma olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca bu tartışmadan, ne kadar zorlanırsa zorlansın, AK Parti’yi hırpalayacak bir oluşum çıkmaz.

Siyasette yeni dalga HDP

- Neden?

Çünkü bu isimler daha düne kadar imzalarıyla AK Parti’nin bugünkü profilinin oluşmasında ciddi rolleri olan kişiler. “O adam bizi yıktı, mahvetti” de demeyeceklerine göre bunlardan farklı ve yeni bir siyasi söylem nasıl çıksın? Tek bir kanunu dahi reddetmeden onaylayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül değil miydi? Benzer şekilde Arınç’ın bugün kendisini ekrana çıkarmadıkları için şikâyet ettiği TRT’nin kendisine bağlı olduğu dönemdeki yayın politikasını hatırlamadığı anlaşılıyor. AK Parti iktidarının Meclis’ten geçirdiği demokrasi karşıtı yasaların altında onların da imzaları var. Bu iki kurmayın yanına, ‘liberal’ olduğu için epeyce övgü alan Babacan’ı da ekleyelim. Sadece Merkez Bankası’nın özerkliğini, üstelik kapalı biçimde savunduğu için bunca antiliberal yasaya sesini çıkartmayan biri, ne münasebet, ‘liberal’ oluyor?

- Fakat burada hem kimi AK Parti muhaliflerinin hem “Erdoğan ne eylerse güzel eyler” diyenlerin benzer bir izlenimi var: “Gül kenarda bekliyor. Yeni parti geliyor mu ne!”

“AK Parti bölünecek, yeni parti geliyor” gibi dilekleri ve umutları hiç ciddiye almıyorum. Üstelik bu dileklerin muhalif çevrelerde epeyce taraftar bulmasını da çok kınıyorum. Yani tek umut AK Parti’nin parçalanmasında! Evet, yakın geçmişte sağ partilerde böyle parçalanmalar oluyordu. Fakat Türkiye artık böyle bir ülke değil. Bu ülkede de yepyeni bir açıdan düşünen, ondan hareketle bugününü ve yarınını hayal edenler, nihayet muhafazakâr sağ ve ‘sol’ partilerin içişlerine ilişkin bu tür operasyonlara dair ilgilerini önemli ölçüde yitirmiştir. Dolayısıyla “Arınç ne yapacak acaba” türünden bir soru da hiçbir ilgiye ve mesaiye mazhar değildir.

- Türkiye “siyaseti yeniden düşünmek” noktasında nereye geçti?

Bir kere Türkiye’de toplum artık siyaseti sahici anlamında konuşmak istiyor. Politika ve dolayısıyla yurttaşlık başta olmak üzere pek çok kavramın bize yanlış anlatıldığını anlıyor. Çoğulluğun ‘çoğunluk’ olarak pompalandığı, farklılıkların ancak özel alanda kaldıkları müddetçe makbul, kamusal alanda gezindiklerinde ise düşman olarak değerlendirildiğini anlıyor. Yeni bir dalga geliyor Türkiye’ye. Bunun şimdiki adı HDP. Artık bu toplumu da, özellikle gençleri, hamasi nutuklarla, demagojiyle elinizde tutamazsınız. Miting konuşmasında tekbir getirerek, “Van gölü de şahittir ki” gibi mugalataya teslim olan bir dille bu toplumu tutamazsınız. Toplumun önemli bir bölümü artık her olgun toplum gibi “Bu adam ne anlatıyor Allah aşkına!” diye söylenmeye başlar.

- AK Parti’ye ömür biçenler Gül ya da Arınç’ın harekete geçme şıkkını tartışırken siz başka bir yere işaret ettiniz: AK Parti’nin ömrünü hamasi söylem mi eritir?

Ortadoğu’ya özgü çok büyük felaketler başımıza gelmez ise, demokratlık bir yana gerçek anlamda muhafazakâr da olmayan ve büyük başkanının önüne gelene hakaret ettiği, küçük başkanının politika konuşmak yerine sürekli Malazgirt’e selam gönderdiği bu siyasi fırkanın da duraklama devrini hızla bırakıp bir sonraki devre girdiğini söyleyebiliriz. Bu değerlendirme özel-kişisel nitelikte değil. Toplumun gidişatı böyle. Toplum artık Cumhurbaşkanı’nın “mankurt” diyerek varlığını borçlu olduğu yurttaşlarına hakaret edebildiği bir cumhuriyeti değil, bu ve benzer hakaretlerin akla bile gelemeyeceği demokratik bir cumhuriyet istiyor.

- Buraya AK Parti’den yeni bir parti doğacak mı, sorusundan geldik. Ne var ki bu tartışılırken gündeme getirilen bir kıyas var: Erbakan’dan kopanlar ve Erdoğan’dan kopabilecekler?

Erbakan’dan kopanlarla AK Parti’den kopacaklar denilenleri karşılaştırmak mümkün değil. Öncelikle Erdoğan, Erbakan değil. Sonra AK Parti o günkü Refah Partisi değil. Burada kast ettiğim AK Parti’nin devleti içine katması, Refah’ın devlete el sürememesi. Refah, devleti, bürokrasiyi etkileme konusunda çok çekimserdi. Susurluk’u hatırlayın, Susurluk Refah için aslında büyük bir fırsattı. Herkesin eli kirliydi, Refah’ın eli temizdi. Fakat bu konuya bile el atamadı. Oysa AK Parti bambaşka. AK Parti tamamen parti devlet. Refah’ın devletle bütünleşmemiş olması çok önemli. Erbakan’ın yanında hangi devlet vardı? Hatırlayın, Erbakan’ın vereceği tutuklama işareti bekleyen tek bir sulh ceza hâkimi bile yoktu! Tam tersine, dönemin hâkimleri Erbakan’ın peşindeydi. Bugün Erdoğan’ın yanında olduğu gibi Erbakan’ın yanında ordu mu vardı, polis mi vardı? Hiçbirisi yoktu. “AK Parti’nin rakibi kendi içinden çıkacak, beşinci parti geliyor” gibi lafları bu nedenle de gerçekçi bulmuyorum. AK Parti bugünkü gücüne, bu mağrurluğuna devleti kuşatan bir kadrolaşmayla ulaştı. Bürokrasisi, ordusu, polisi, savcısı, HSYK’si hepsi Erdoğan’ın yanında. Devleti böylesine kuşatan bir AK Parti yeni bir AK Parti doğurmaz. Ayrıca toplumun değişimi, başka türlü bir politikayı savunanların varlığı da buna zemin oluşturmuyor.

- Kabataş’ı soralım. Son perdede, “Kabataş kurguydu” diyen bir Cem Küçük, “Kurguydu diyen sorgulansın” yazan bir Elif Çakır ve “Kurguları Erdoğan mı yaptı” diye soran bir Abdülkadir Selvi var. Burası neresi?

Kabataş meselesi bir bakıma halkı terörize etmekti. O anlatılan sahne, onu uyduran ya da yaratan aklın nerelerde gezdiğinin işaretlerini taşıyor. Maskeli ve üstü çıplak insanlar, başörtülü bir kadının üzerine işeyenler... Bu ancak bir kâbusta olabilir. Ve bunu en başta Cumhurbaşkanı başlattı. O söyledikten sonra, diğerleri de “olayı takip ettik, baktık, yazdık” vs. diyor. Tabii bu anlatım ellerinde kaldı. O zaman da insanlar inanmadı. Çünkü insanlar aynı İstanbul’da yaşıyor. Başları kukuletalı, üstleri çıplak 60-70 kişilik işeyen insanlar görmüyorlar. Burası başörtülü görünce saldıran ve üzerine işeyen bir toplum değil. Bu toplumun yarısı başörtülü zaten. Üstelik bunun söylendiği vakit, Türkiye çok şükür ki başörtü meselesini aşmıştı. Cumhurbaşkanı’nın muhalefetin de katkısıyla başörtüsünün kamu hizmeti verenler açısından da problem olmamasının yolunu açan gelişmeyi hatırlatıp toplumun vicdanını selamlaması gerekirdi. Ama nerede! Dolayısıyla Kabataş, kendi seçmenini artık olmayan bir cephenin varlığına inandırmak ve bunun üzerinden tahrik etmek için yapıldı.

- Medya kronik sayfası hazırlayacak olsaydınız, sizin Kabataş manşetiniz ne olurdu?

Kabataş senaryosuna ilham verenin Cumhurbaşkanı olduğunu söylerim.

- Adı nedir bu durumun?

Ne kadar büyük hırslar var. İktidarın kaybedilmemesi için o ne korkular! Asla iktidardan düşmemeliyim. Ancak iktidarda olduğum zaman var olabilirim, gibi bir ruh hali. Başbakan Davutoğlu geçen gün yine, Allah bizi koalisyona muhtaç etmesin, diyordu. Sadece kendisinin yönetime muktedir ve ehliyetli olduğunu sanan bir zihniyet.

- Tam burada “Erdoğan diktatör” diyenler var. Öyle mi sizce?

Ben diktatör demiyorum, çünkü hiç değilse ülkemizde bu sıfatı ve konumu zamanında layıkıyla işgal etmiş şahsiyetlerin hakkı yenilmiş olur! Ayrıca Türkiye, çok tekrarlandığı gibi seçimle gelen bir Meclis, bunun yanında da kendisini bir türlü toparlayamayan yargı erkinin hüküm sürdüğü bir sistemdir. Ortada artık değiştirilmesi gerektiği sıkça tekrarlanan bir anayasamız ve buna mukayyet olan bir anayasa mahkememiz bile vardır. Kobani’de savaşırken ölen Aziz Güler’in cenazesinin Türkiye’de defnedilmesine bir yürütme kararına dayanılarak izin verilmemesi üzerine ailenin bu mahkemeye yaptığı başvurunun hangi gerekçelerle kabul edilmediğine ilişkin kararına göz atmak, yargının hali hakkında yeterince bilgi veriyor. Dolayısıyla diktatör olmakla suçlananların da tekrarladığı gibi böyle bir sistemi diktatörlük olarak adlandırmak hangi vicdana sığar! Sorunuzu farklı bir açıdan cevaplayayım.

- Buyurun...

Meselenin özü bu parti ve iktidarın siyasetini hangi kavramlardan, hangi siyaset felsefesinden, hangi siyaset kulübünden yana olduğunu irdelemekten geçiyor. ‘Muhafazakâr’ mıdır, ’demokrat’ mıdır, yoksa bir başbakan yardımcısının içeriğinde “Biz sosyal devlete karşıyız, çünkü sosyal devlet aile içindeki dayanışma bağlarını zayıflatıyor” türünden gülünç iddiaları kaleme aldığı broşürde söylendiği gibi ‘muhafazakâr demokrat’ mıdır?

AKP’nin milli irade çelişkisi

- Nasıl bir yanıt buldunuz; hangisi?

Biliyorsunuz, Cumhurbaşkanı ve Başbakan başta olmak üzere parti adına konuşan siyasetçilerin en tuttukları kavram ‘milli irade’. Bütün söylevler bununla başlamasa bile bununla bitiyor. Bu durumda soralım: Rousseau’dan ve dolayısıyla Fransız Devrimi’nden miras bu kavramın muhafazakâr olduğunu söyleyen bir partide neden bu kadar rağbet görüyor? Eskinin ‘genel iradesi’nin bugün ‘milli irade’ olarak kimseye söz hakkı tanımamasını nasıl izah etmek gerek? Bu kavramın ‘iradeci’ bir siyasetin temel taşı olduğunu ve dolayısıyla sahici muhafazakârların bu siyasete dün olduğu gibi bugün de selam vermediğini söylersek, AK Parti’nin ‘milli irade’ ve Abdülhamit hayranlığı arasında nasıl bir uzlaşma sağladığı haklı bir merak konusu.

- Bunu nasıl somutlarsınız?

Yani bir yanda Abdülhamit, öte yanda sultanı tahttan eden ittihatçıların AK Parti’yi de sarıp sarmalayan Türkçülük özlemleri. Olsun ne zararı var, hepsi ‘biz’den! Rousseau da zaten ‘sivil din’den söz etmiyor muydu? Ne rahat bir siyaset: ‘Milli irade’ esastır, ‘milli irade’ sandıktan çıkan oyları kapan ‘milli irade’nin sahibidir! ‘Milli irade’ye girmemiş seçmenler ise ‘bir’e karşı çoğulculuk filan gibi zararlı kavramlar tarafından ‘milli irade’nin dışındaki iflah edilmeleri gereken unsurlardır. Unutmayalım ki, bugünün dünyasında demokrasiye izin vermeyen tercihlerin başında bir zamanlar ulus-devletin çimentosunu oluşturan ‘milli irade’yi temel alan siyaset anlayışı gelir. Ne diyelim, Türkiye’nin şanssızlığı: Bu ülkede milli iradeyi başımıza dert edecek olan da ‘muhafazakâr’ bir partiymiş.

Kayyumla güçleneceklerini sanmak ne gaflet!

- “Bülent Arınç’ın bile şikâyet ettiği medya” alıntısıyla soralım?

Onları medya olarak değerlendirmek doğru değil. O bir medya değil, propaganda merkezi. Oradaki konuşmacıların da Türkiye’nin entelektüel hayatlarında bir işlevi yok. O nedenle her gece çıkıp kendi aralarında konuşuyorlar. Kendileri de etkilerinin olmadığının farkındalar.

- “Bugün medyanın durumu 28 Şubat’tan daha fena” diyenlere katılır mısınız?

Bugün başka bir şey var. 28 Şubat’ta medyada ideolojinin baskın olduğu yönetimler vardı. “Şeriat geliyor” diyen sahte bir laiklik anlayışının çok sayıda gazetecileri askeri de yanına almış olarak milli iradeyi savunuyorlardı. Bugün gazetecilerin daha geriye çekildiği ve patronların inisiyatifiyle şekillenen bir medya var. Son olarak Kanaltürk ve Bugün TV baskınlarında da görüldüğü gibi iktidarın gözünde gazeteciden önce patronlarla ilgilenmek daha önemli. İpek Grubu’nun sahip olduğu medya kuruluşlarının sesini kesmek için grubun tüm mal varlığına el konuldu. Bu ülkede kimi gazetelere ve gazetecilere neler çektirildiğini hatırlatmaya gerek yok. Ama bugün karşılaştığımız tablo daha farklı bir analizi gerektiriyor.

- Neden?

Kayyum tayin edilen medya kuruluşlarının önünde uygulamayı protesto eden göstericilere kimlerin destek verdiğini görüyorsunuz. Söz konusu medyanın bir zamanlar haklarında nasıl olumsuz, sorumsuz yayınlar yaptıklarını hatırlayınca insan “özgürlüğün etkisi o derece güçlü ki, doğru yurttaş olmanın erdemini er ya da geç herkese öğretiyor” demeden edemiyor. Diğer yandan Kanaltürk ve Bugün de kayyumlar vasıtasıyla iktidarın söylemini taşımaya mecbur edildiklerinde iktidarın gücü daha mı artacak? Bu ne gaflet!

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Bülent Arınç, Kürşat Bumin, Abdullah Gül