Anılar Gerçek midir?

13 Şubat 2014 Perşembe

Yazı yazmak bilmeyenlere kolay bir iş gibi gelir.
Oysa işlerin en ağırıdır, en ciddi olanıdır.
Ben bu işi daha çocuk yaşta öğrendim. İlkokul sıralarındaki tahrir ödevlerini yapmaya çalışırken. O 1930’lu yılların havasıyla... En güzel bir dönemdi. Önce Atatürk başımızdaydı. İçine girdiğimiz bir Batılı olmak tutkusundaydık. Batılılık, uygarlıktı. Çağımıza yakışan bir uygarlık...
Şubat ayındaydık. Havalar iyice soğumuştu. Kumkapı’daki okuluma gitmek için o dimdik Gedikpaşa’yı aşmak gerekiyordu. Karlı, yağmurlu günlerde zor bir şeydi oralarda, hele yokuşlarda dolaşmak. Ben Şehzadebaşı’ndan sırtımda okul çantasıyla her sabah bu yokuşu inerdim. Kimi zaman bir iki arkadaşla, çoğu zaman tek başıma.
Anılar eskimez, öyle derler. Eskiyen bir anıya ben yaşanmış, ama izi bile kalmamış bir görüntü derim. Bir yazmaya başlasam sonu gelmez. Sonunun nerde biteceğini hiç düşünmeden günleri, haftaları, ayları geçirmek. Ay başlarında alınan karneyi eve anneme götürürken bir ürperti duymak. Annem pek bir şey demezdi, “Haydi gelecek aya hazırlan şimdi” der geçerdi. Ama babam karneyi hiç görmemeli. Niçin saklamalı...
Yazmak deyince hep akla gelen ilk konu budur. İlkokul günleri...
Sıra sıra önümden geçiyorlar. Ben de aralarında olsaydım... Ama giden gitmiş, sen artık yaşlı bir adamsın. Ama unutabilirsen unut o çocukluk günlerini...
Beyazıt Meydanı’nı kış günlerinde aşmak bir işkenceydi. Deli rüzgârlar şimdiki gibi değildi. Bir esti mi meydanda seni döndürürdü etrafında. Babamla el ele olsak da yere düşecek gibi olurduk. Kimi zaman sığınacak bir yer arardık. O Saraçhane’deki kitapçı Hüsnü Efendi’nin vitrininin önüne kaçmak.
19 Mayıs, 29 Ekim bayram törenleri orda yapılırdı. Bir defasında ben de meydandaki resmi geçide katılmıştım. İnsan o yaşlarda kendini dünyaya egemen biri sanıyor. Hele yabancı bir dil öğreten okulun öğrencisi isen. Üstelik de daha Türkçeyi gereği gibi öğrenemeden yabancı dilde iyi kötü konuşmaya çabalarken.
Anılar eğri büğrüdür kimi zaman. Bir yokuştan inmek çıkmak gibi. Ben o yaşların bir gün gelip anı olacağını nerden bilecektim. Gündelik sevinçler, üzüntüler, dertler, dertlenişler etrafında geçen günler geceler...
Şimdi oturup o günleri bir bir yazmaya kalksam, biraz gülünç olmaz mı? Kime ne, sana ne, yaşamışsın işte...
Eğri yokuştan indim, yeter öteki yokuşu çıkmaya, sizi de çıkartmaya...