Köşe Yazısı

A+ A-

Önce İstiklal Marşı’nı Söylemeyi Öğrenelim...

19 Kasım 2015 Perşembe

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 26’ncı yasama dönemi salı günü başladı.
Doğrusunu itiraf edeyim ki hayal kırıklığına uğradım.
Nedeni çalınan İstiklal Marşı’nın temposuydu. Hangi orkestranın kaydının salona yansıdığını bilmiyorum.
Ama en doğru seslendirmeyi yıllar sonra Cumhuriyet Bayramı töreninde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’ndan dinlemiştik.
Ben de demiştim ki “Sonunda doğru tempoyu yakalamışlar. İnşallah böyle sürer.”
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın seslendirme temposu yaklaşık altmış küsur yıl (1943-1948) önce Göztepe 4. Pansiyonlu İlkokul’da (Kadıköy) Müzik öğretmenimiz Nuri Bey’in (Üzgünüm, soyadını anımsayamadım. Araştırdım ama başaramadım.) bize öğrettiği hızdaydı.
Öğretmenimiz derki ki: “İstiklal Marşımızın temposu, İzmir’e doğru kaçan Yunan ordusunu kovalayan süvarilerimizin hızıdır.”
Uzun süredir, “Ben artık sade kendimi değil, herkesi aştım. Bestesi kime ait ve hangi makamdan olursa olsun istediğim gibi okurum” anlayışını sergileyenlere alıştık gibi.
Aynı yaklaşıma devlet kurumları da özenince iş büsbütün çığırından çıkıyor.
Devletin böyle bir şımarıklık, daha doğrusu saygısızlık yapma hakkı olmadığını sanıyorum.
Çünkü tempo yavaşlayınca kimi sözcükler gereksiz uzadığından hem kakofonik sesler oluşuyor, hem de kimi sözcükler olmadık yerlerinden bölünüyor.
Sonra da İstiklal Marşı bestesinin kötülüğü tartışma konusu oluyor.

***

Geçmişte, kendisine benzemeyen Atatürk büstlerinin ve heykellerinin durumu tartışılmıştı.
Müzik konusunda uzman değilim. Ama elimizde tek beste var. Benim ilkokulda öğrendiğimi ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’ndan dinlediğimi anımsatmak istedim.
Devlet, en önemli simgelerimizden biri için bile eşgüdüm sağlayamıyorsa ne diyelim...