Köşe Yazısı

A+ A-

Ölümü anlamsızlaştırmak…

23 Kasım 2015 Pazartesi

Artık nicedir çok fazla ölüm var ve böylesine yoğun bir ölüm furyası içersinde sürekliliğimiz uzadıkça sanki ölüm olgusu ile daha bir haşır neşir hale gelmekteyiz.
İşte bu durum sakıncalı. Çünkü böylesi, ölümü de doğum kadar doğal saymaktan çok daha öte, gerçek anlamda bir karanlık hali. Böylesi, “insan doğduğu gibi ölür de…” demenin, diyebilmenin anlamını paramparça ediyor. Sanki son varış noktası hayatı hiçe indirgemek olan bir yolculuğun umarsız ve saçma reklamına dönüşüyor.

Ölümün anlamını yitirmesi…
Çünkü ölüm, kesinlikle özünde anlamsızlığı da taşıyan bir olgu değildir. Ölüm, doğum kadar doğallığını koruduğu sürece Sokrates’in ünlü: “Üzerinde düşünülmeyen bir hayat, yaşanmaya değer bir hayat değildir…” cümlesinin bir sağlamasıdır. Her canlı gibi insanın da yeryüzü yolculuğunun elbette noktalanma zorunluluğu, aslında doğrudan hayata ve yaşamaya değgin bir durumdur. Dahası, belki de bir koşuldur. Belki de “Vergilius’un Ölümü”nün yazarı Hermann Broch’un dediği gibi: “Ölüm, hayatın olmazsa olmaz bir uzantısıdır. Ve bu, öyle bir uzantıdır ki, onu hesaba katmadan hayatın ne olduğunun bilincine tam olarak varabilmek söz konusu değildir…”
Buraya kadar sözünü ettiğimiz, ölümün “doğal hali”dir. Ve insan olmaklığımız adına ne kadar acıtıcı, onur kırıcı gelirse gelsin, şunu açıkça itiraf etmeliyiz ki, doğada ölümü anlamsızlaştıran, kimi durumlarda onu aslında olmaması gereken bir duruma dönüştüren tek canlı türü insandır.
Örnekse, hayvanlar âleminde kitlesel öldürme diye bir olgu yoktur. İşkence ederek öldürme diye bir duruma da bugüne kadar yine hayvanlar âleminde rastlayan çıkmamıştır. Çünkü örneğin o çok kullanılan “kedi fare ile oynar gibi” söylemi de sapına kadar doğrudur. Kedi, hareket eden ve kendisinden küçük her şeyin peşinden koştuğu gibi, fareyi de yakalamaya çalışır. Ama çoğu zaman, karnı aç değilse eğer, hareketsiz yerinde durma akıllılığını gösteren fareyi bırakıp gittiği de görülmüştür.
Yani kedininki, işkence etmek değil, fakat gerçekten oynamaktır. Ama insan, eline düşen insanı bırakmaz. Amacı o insanı örneğin konuşturmak ise eğer, uzuvlarını keser, gözlerini oyar, derisini haşlar, diri diri yakar vb. Kısacası, konuşturmak istediği kurbanının ağzından istediklerini duyana kadar onun acılı ölme sürecini uzattıkça uzatır.
Yani böyle insanlara “Hayvan gibi!” demek, insanlığın ortaya çıkışından bu yana doğada hayvan türüne yöneltilmiş en haksız aşağılamadır.

Ölümsüzlük çelişkisi…
Gılgamış’tan bu yana ölümsüzlük tutkusu belgelenmiş olan insan, binlerce yıldan bu yana yeryüzünde aslında doğum kadar doğal olan ölüm olgusunu doğallığından tümüyle yoksun kılmış tek canlı türüdür; çünkü yalnızca insan, doğada doğal gereksinimlerini karşılama, örneğin beslenme amacının dışında, hemcinslerini öldürür.
İsa’nın doğumundan iki bin on beş yıl sonra insan, sanırım kendisini hayvanlardan ayıranın ne olduğu üzerine tarihte hiç yapmadığı kadar veya en azından ölümsüzlüğe nasıl erişebileceği üzerine kafa yorduğundan çok daha yoğun düzeyde düşünmek zorunda!