Köşe Yazısı

A+ A-
Çiğdem Toker

Bir fırsat daha kaçtı

Paylaş
instela'da paylaş
17 Ocak 2016 Pazar

Salona girdiğimde ilk, Bağcılar Gençlik Örgütü’nünüç dilde “barış” diyen “Aşti, Peace, Barış. Bu sese kulak ver, barışa ses ver” pankartı dikkatimi çekti.

Bir yandan şaşırıp diğer yandan 35. olağan kurultayını toplayan CHP’nin, “Demokrasi, Değişim ve Kardeşlik” temasının ruhunu yansıttığını düşündüm. Ve pankartın fotoğrafını çekip sosyal medya hesabımdan paylaştım. Birkaç dakika sonra pankart yerinde yoktu. Genel merkez onaylı olmayan pankartların indirilmesinin istendiğini öğrendik. Böylece, “temanın ruhu” değil, gerilerden seslenen şaşkınlık duygum doğrulanmış oldu. (İhtimaldir ki, tepkiler üzerine aradan saatler geçmişken aynı pankartın yeniden asıldığını görünce, sembollerin hayatımızdaki belirleyici gücünü, kim bilir kaçıncı kez aklımdan geçirdim.)

“Olağan”lığı, toplumun hiç olmadığı kadar güçlü bir muhalefet partisine ihtiyaç duyduğu olağanüstü dönemle ironik bir karşıtlık oluştursa da, CHP kurultayı, baskıcı rejimlerin sergileyebileceği her türlü hukuksuzluğun yaşandığı şu günlerde, yaşamsal ve tarihsel anlamlar taşıyordu.

 

Geriden ve savunmadan

-di’li geçmiş zaman kipi kullandığım için üzgünüm.

Ancak CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ağırlıklı olarak “savunma” çizgisinde kalan kurultay konuşmasının içeriği, bu fırsatın kaçırıldığından başkasını söyleme imkânı vermiyor.

Meclis’te her salı yapılan grup toplantısında, yahut seçim mitinglerindeki konuşmalardan “işte budur” denilecek ayırıcı bir özelliği bulunmayan konuşma, parti tabanı ile o tabanın ölçeğini, derinliğini aşan toplumsal muhalefetin tansiyon ve beklentilerini yansıtmaktan uzaktı. Kişisel yorumumun ötesinde, bu uzaklığı, salondaki gergin ve hayal kırıklığına uğramış yüzlerden okumak da zor değildi.

 

Kanayan toplum

Oysa bu toplum, kendisine hayat veren bütün damarlarından durmaksızın kanıyor, kanatılıyor... Bırakın 7 Haziran’dan bugüne geçen yedi ayın birikimini; sadece geride bıraktığımız haftaya bakmak bile yeter:

10 kişinin yaşamını yitirdiği Sultanahmet patlamasından, Diyanet’in “ensest”e onay veren fetvasına, sokağa çıkma yasaklarının yol açtığı ağır hak ihlallerinden, akademisyenlere yönelik sistemli saldırıya uzanan ve her biri birbirini “örten” vahametteki olaylar toplumsal kırılmayı tetiklerken, tam da bu anda toplanan bir kurultaydaki acil beklenti, bu kırılmayı bütüncül “okuyup”, “ne yapmalı” sorusuna yanıt verecek bir program değilse nedir?

Ne yazık ki, insanların can güvenliğinden endişe duyduğunu, sokağa çıkmaktan korktuğunu, ifade özgürlüğünün kısıtlandığını, baskıların arttığını tespit ve tekrar eden o konuşmada; değişimi zorlayıp dönüştürücü, yılgınlığı ve karamsarlığın derinleşmesini engelleyici bir gelecek tasavvuru yoktu.

Başka bir anlatımla: Tek ve mutlak hedefin “başkanlık” olduğunu bile bile, Anayasa Komisyonu’na üye vermenin, 12 Eylül uygulamalarını yeniden gündemimize sokan idari, yargısal ve fiili baskıları tartışırken; “darbe hukukunun” temizlenmesi gereğini söylemenin; Diyanet’i, ilahiyat fakültelerini, imam hatip okullarını aslında CHP’nin kurduğunu tekraren hatırlatmanın, “elitizm” eleştirisine karşılık, “iyi öğrenim görmüş kadroları kimin istemediği” savunmasının, seçmen tabanının genişlemesinde, temsil gücünü çoğaltmasında, yılgınlığın azalmasında ve nihayet “başka türlüsü mümkün” hayalinin kurulmasına nasıl bir katkısı olacağı sorularına dün kendi payıma bir cevap bulamadım.

Ama yanılmayı da çok istiyorum. Hâlâ...

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Kemal Kılıçdaroğlu