Köşe Yazısı

A+ A-

'Okuyan' bir gazeteci

Paylaş
instela'da paylaş
24 Ocak 2016 Pazar

[Haber görseli]

Her yılın ajandasını elime alır almaz eklediğim tarihler var. Ocak ayı babaannemin doğum günüyle başlıyor mesela, sonra yakın arkadaşlarımın doğum günleri geliyor, arkasından Hrant Dink, birkaç gün sonra da Uğur Mumcu... İkisi ile de hiç karşılaşmadım, tanışmadım. Nasıl ki her 19 Ocak’ta, Agos gazetesinin penceresine, Rakel Dink’in yanı başına acı içinde bir kadın daha ekleniyor, benim ajandam da her yıl tanışmadığım insanların ölüm yıldönümleriyle doluyor. Bu ülkede, tanımadığımız insanların yasını tutmak kaderimize yazılmış olsa gerek.

1993... Pek çok kalem erbabına göre Türkiye’nin en karanlık yılı. Ölümler, suikastlar, katliamlar, yasaklar... Sanki cehennemin kapıları açılmış, ne kadar günah varsa ülkenin üzerine dökülmüş gibi.

O yıl doğan çocuklar, çoktan hayata atıldılar. Hem çok şey değişti hem de donup kalmış gibiyiz. O yıl Merkez Bankası’nın piyasaya sürdüğü 500 bin TL’lik banknotların esamisi bile okunmuyor şimdi. Ama o yıl devleti yönetenlerin piyasaya sürdüğü karanlık, faiz üzerine faizle büyüyerek hayatımızda hâlâ.

23 yıl önce bugün öldürülen Uğur Mumcu, “Türkiye değişiyor” diyordu, “Ben de 20 yıl önceki düşüncemi koruyor değilim. Ama aynı çizgide yürüyorum”. Kim bilir ne çok değişecekti düşünceleri, olup bitenleri gördükçe nerelere gidecek, nerelerden dönecekti.

Belki bugün kızacaktık ona, hiç beğenmeyecektik yazdıklarını. Arabeskten hoşlanmaz, lümpen müziği olduğunu düşünürdü. “Aaaa ama siz de çok elitistsiniz Uğur Bey” diyecektik. “Kürtçülüğe karşı çıkıyorum” diyordu, “Ulusalcısınız” diye eleştirecektik.

Ama bugünün siyasi iktidarının işi bu kadar olmayacaktı. Yolsuzlukların kanıtını yasadışı dinlemelerde, “aile içi” kavgalarda aramak gerekmeyecekti. Mumcu çoktan belgeleri ortaya sermiş olacaktı.

Belki o bize kızacaktı. “Okumuyorsunuz, okumadan yazıyorsunuz” diyecekti ve muhtemelen haklı olacaktı. Basının halini gördükçe köpürecek, meslektaşlarını yerden yere vuracaktı.

Konuşacaktı, tartışacaktı, sevinecekti, üzülecekti, yaşayacaktı.

Yaşasaydı 74’ünü sürecekti.

Öldürüldü. Artık hep 51 yaşında.

 

Siyasi mücadele için yazmak

Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942 tarihinde Tapu Kadastro memuru Şinasi Bey ile Nadire Hanım’ın dört çocuğunun üçüncüsü olarak doğdu. Ankaralı aile, çiftçilikten sonra mum ticaretiyle uğraşmaya başlayınca soyadı olarak Mumcu’yu almıştı.

İlkokulu ve liseyi Ankara’da okudu. Babası mühendis olmasını istiyordu ama o ablası Beyhan ve abisi Ceyhan’ın yolunu seçti; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Henüz üniversite sıralarındayken başladı yazmaya. Fakültede asistanlık yaptığı sırada da sürdürdü. “Türk Sosyalizmi” başlıklı yazısıyla Yunus Nadi Ödülü’nü aldı.

12 Mart döneminde sarf ettiği “Ordu uyanık olmalı” sözleriyle “orduya hakaret etmek”ten gözaltına alındı. Yedi yıl hapse mahkûm edildiği bu dava nedeniyle bir yıl Mamak Askeri Cezaevi’nde yattı, ceza Yargıtay tarafından bozulunca serbest kaldı. Ama “cezası bitmemişti. Askerliğini 1972-1974 arasında Ağrı’nın Patnos ilçesinde ‘sakıncalı piyade eri’ olarak yaptı.

1978 yılında Sakıncalı Piyade, Uğur Mumcu imzalı bir tiyatro oyunu olarak AST sahnesindeydi. Yazdığı oyunların birinin adı “Sakıncalı Piyade”ydi, diğeri “Sakıncasız”. Sakıncalı, düzenin sakıncalı gördüğü insanlardı. Sakıncasız olanlar ise “eskiden Marksist olup da görüşlerini değiştirip bugün sağcı olan, gününü gün yapan, köşe dönen eski devrimciler”di Mumcu’ya göre. Yazdıkları caydırıcı olsun istiyordu; “herkes görüşünü cami avlusuna bırakılmış çocuklar gibi terk edip kaçmasın”.

Statükoyu körü körüne korumak değildi sözünü ettiği. “İnsan görüşlerinde çok köklü değişiklikler de yapabilir, ama ne karşılığında? Önemli olan bu”. 20-25 yıl önce Yön bildirisine imza atıp kalkınmanın devlet eliyle olacağını söyleyen, ancak sonradan oyunu özel sektörden yana kullanıp maaşlarını katlayan ‘holding profesörleri’neydi sözü.

Onun için gazetecilik siyasi mücadelenin bir parçasıydı, akademiyi bırakıp tamamen basına yöneldi. Altan Öymen’in teklifiyle ANKA Ajansı’nda çalışmaya başladı, ardından İlhan Selçuk’un çağrısıyla Cumhuriyet’e geçti. 1980’ler boyunca terörün silah kaçakçılığı ile bağlantısını araştırdı, PKK ve ASALA’yı inceledi, Mehmet Ali Ağca’nın Papa’ya suikast girişiminin ardından Ağca’nın mafya ilişkileri üzerine çalıştı. 1983 yılında Ağca ile cezaevinde röportaj yaptı.

CIA’nin Türkiye’deki “marifetleri” odaklandığı konulardan biriydi. 1987 yılında yayımladığı kitabının adı olan “Rabıta”, onun çalışmalarının temeliydi. İnsanlar arasındaki rabıtayı kurcaladıkça yaklaşıyordu gerçeğe... Ölümünden dört yıl sonra Susurluk’ta bir kamyona çarpan derin devlet, onun kitaplarında isim isim ortaya dökülmeye başlamıştı.

Araştırdığı konulardan biri de dinsiyaset- ticaret ilişkisiydi. 1990 yılında Köy Enstitüleri’ne dair bir panelde bir konuşma yapmıştı. “Hukuk Fakültesi’nde okuyup da daha önce imam hatip mezunu olanlara burs veriyorlar. Burs verilen öğrenciler de sınavsız yargıç ve savcı oluyorlar. 2000 yılına doğru baktığımızda, vali İlahiyat Fakültesi mezunu, emniyet müdürü İslam Enstitüsü mezunu, kaymakam İmam Hatip mezunu olacak” diyordu. Haklı çıktı. Ne var ki aynı konuşmada CHP’nin 1949 yılında din derslerini kabul ettikten, DP’nin 1957’de Said-i Nursi’nin cüppesini bayrak yaptıktan, Demirel hükümetinin 1960’ların ortasında tarikatçıların sakallarını okşadıktan, ANAP’ın ise Hac seferleri düzenledikten sonra oy kaybettiğini vurguluyor; “Hangi iktidar din sömürüsüne dayandıysa mutlaka yıkılmıştır. Halk din sömürüsünü affetmiyor” iddiasında bulunuyordu. Ya Uğur Mumcu geleceği okumak konusunda hatalıydı ya da 2000’lerde halk değişmişti...

[Haber görseli]

Ulusal bağımsız sola inandı

1991 yılında Nadir Nadi’nin vefatından sonra Cumhuriyet’te bir yönetim krizi çıkmış, genel yayın yönetmeni Hasan Cemal’in siyasi ve ekonomik liberalizmi savunan politikasıyla uyuşmayan yazarlar istifa etmişti. Bunlardan biri Uğur Mumcu’ydu.

Mumcu’nun istifasının ardındaki neden, 1984’te BBC Türkçe Radyosu’na verdiği söyleşideki sözleriyle netlik kazanıyor:

“Bir insan kendi ülkesinin devrimcisi olmalı. Benim görüşüm bu. Ulusal bağımsız sol! Ben sosyalist eğilimliyim, işçi sınıfının, emekçi sınıf ve tabakaların demokratik yollarla iktidara gelmesini istiyorum. Bu görüşümden hiç ama hiç vazgeçmedim. Ama öte yandan da, Türkiye’de, bir Kürtçülük, iki silahlı eylemcilik, üç yurtdışına bağımlı sosyalizm, yani benim ‘kançılarya sosyalizmi’ dediğim TKP’cilik... Bunlara da karşı çıkıyorum. Ve Türkiye solunu da, bunların engellediğini sanıyorum.”

Milliyet’te geçirdiği bir yılın ardından 1992 Mayıs’ında, yönetimi değişen Cumhuriyet’e geri döndü. Adresi kısa süreliğine değişmişti ama yazdıkları aynıydı.

Kaynakları sorulduğunda önce insan diyordu, sonra da belgeler... Ama elbette satır satır okumak kaydıyla. Çünkü meslektaşlarına ciddi bir eleştirisi vardı, “Bizde gazetecilerin çoğu okumaz, yazarlar” diyordu, “Daha çok kendi yazdıklarını okurlar”. Katılmamak elde mi?

Bir de ancak bu topraklarda yaşayacakların anlayacakları bir kavram atmıştı ortaya: “Yok abi” kavramı. Henüz sosyal medyanın hayatımıza girmediği bir dönemde keşfettiği bu kavramın sayısız örneklerini göreceğimizi tahmin eder gibiydi:

“Diyelim ki Bulgar olayını tartışıyoruz, adam sol eğilimliyse ‘Abi’ diyor bana, ‘Yapmazlar’. Niye yapmasınlar diyorum, işte belgeler ortada. ‘Yok abi yapmazlar’. ‘Abi’ diye bir nazariye var Türkiye’de; ya da ‘Yok abi’ nazariyesi. Veya tersi geçerli. ‘Yok abi yapıyorlar’. Ben, her konuda araştırma yanlısıyım.”

Hayatının son gününde, 24 Ocak 1993 Pazar sabahı dışarı çıkıp gelecek, araştırmalarının başına oturacaktı. Çıktı, arabasına yürüdü. Ardından gelen eşi Güldal Mumcu üç ayrı patlama duydu. Toz duman... Sonra karların üzerinde yatan Uğur Mumcu’yu gördü. Paltosu üzerinde, gözlükleri gözünde, cansız... Gerisi, hâlâ süren bir mücadele...

 

Bir kâhin gibi fısıldamıştı...

Uğur Mumcu yıllar öncesinden, tıpkı bir kâhin gibi fısıldamıştı hepimize:

“Geçmiş cinayetleri kolaylıkla unutan bir toplum bundan sonra dökülecek kanların da sorumluluğuna ortak oluyor demektir”. Kehaneti bununla sınırlı değildi. Kızı Özge’ye “Sen büyüyeceksin, araba kullanacaksın, evleneceksin, ama ben yanında olmayacağım” demişti. Özge büyüdü, evlendi, çocuk sahibi oldu. Babası yanında olamadı. Eşi Güldal Mumcu’nun “İçimden Geçen Zaman” kitabında aktardığından öğreniyoruz ki “Mezar taşıma ‘Vurulduk ey halkım, unutma bizi’ yazılmasını istiyorum” demişti. Öyle yazıldı.

Cinayetin aydınlatılması için devletten daha çok çaba gösteren Mumcu’nun ailesi oldu. “Biz yapabileceğimiz her şeyi yaptık” diye anlattı Özgür Mumcu; “Önce bir vakıf kuruyorsun, sonra cinayetle ilgili raporlar hazırlatıyorsun. Biz davaya müdahil olduk ve yargılamanın daha ileriye ve derine inmesi için çalıştık. En son da yargılama sürecindeki ihmal ve kasıtlarla ilgili suç duyurusunda bulunduk. Bütün aileler olarak araştırma komisyonu kurulması için uğraştık. CHP Meclis’e bu konuda 4 kez önerge verdi. DTP ve MHP destekledi ama AKP hepsini reddetti. Başka da bir aile ne yapabilir bilmiyorum”.

2010’da Vatan gazetesinden Sanem Altan’a konuşan kızı Özge Mumcu ise babasının Abdullah Öcalan’ın MİT ajanı olduğuna dair bir belgenin izine ulaştığını, suikastın ardında bunun yattığını söylemişti. Ailenin yoğun çabasının sonunda karşılarına bir duvar çıkmıştı:

“‘Tuğlayı çekemem, çekersem duvar yıkılır demişti’ Mehmet Ağar, annem de ‘Çekmezseniz siz de altında kalırsınız’ demişti. O konuşma gerçek, şahitleri de var. Mehmet Ağar altında kaldı herhalde o duvarın, öyle gözüküyor.”

Çekilemeyen tuğlalarla örülü duvarlar yerinde hâlâ. O duvarın arkasına saklananlar da artıyor, duvarın öte yanında kayıplarına ağlayanlar da...

Kocaman bir yas evinde yaşar gibiyiz. Acıyla, kayıpla, öfkeyle bağlandık birbirimize. Yoksa Tezer Özlü “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” derken haklı mıydı?

 

Devletin yerde kalan sözü

Mumcu’nun cenazesinin başında konuşma yapan Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlhan Selçuk, “Kanı yerde kalmayacak demek bir anlam taşımıyor” diyordu; “Onun savunduğu fikirlerin yaşatılması gerekir. Söz veriyor musunuz?” Herkes “Evet” diye haykırıyordu. Selçuk’un ardından konuşan Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, Mumcu’nun kaçakçılarla, terör örgütleriyle uğraştığını; Cumhuriyetin bütün erdemlerini koruduğunu, tek başına savaştığını söylüyordu. Bu söz, herkesin bildiği bir sırrı taşıyordu: Tek başına savaşıyordu. Devletin onu yalnız bıraktığı, ölümünün ardından katillerin ortaya çıkarılacağına dair verilen sözlerin yerde kalmasından anlaşıldı. İnönü, “Bir daha böyle cinayetlerin işlenmeyeceğini göstermek devletin namus borcudur” diyordu. Devletin borç hanesi kalabalıktır, şaşıracak değiliz. Ancak Uğur Mumcu’nun oğlu Özgür Mumcu’nun beş yıl önce Radikal’den Ezgi Başaran’a verdiği söyleşide hatırlattığı gibi, Muammer Aksoy’un katili bulunsa babası ölmez, babasının katili bulunsa da Hrant Dink hayatta olurdu.