Köşe Yazısı

A+ A-

İntihar

Paylaş
instela'da paylaş
28 Ocak 2016 Perşembe

Bürokrasiyi, işi yokuşa süren memuru kim, neden sevsin. Bitmek bilmeyen kırtasiye içinde devlet labirentlerinde deney faresi gibi koşturmak hangi vatandaşın hoşuna gider?
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı’nda Osmanlı bürokrasisini ne güzel anlatır:
“Bürokrasi bilhassa bizde tembelliği, kafasızlığı, kötü niyeti, bilgisizliği meşrûlaştırmak demek olmuştur.” Osmanlı’yı çöken bir maaş ve kırtasiye imparatorluğu olarak tanımlaması da bu nedenle.
Öyleyse, Erdoğan’ın salı günü kaymakamlara yaptığı konuşmayı heyecanla alkışlamamız gerekiyor. Şöyle demiş çünkü:
“Statükonun gardiyanlığını yapan bir bürokrasi ülkeye patinaj yaptırır. Mevzuat şöyledir, böyledir. Mevzuatı koyun şöyle bir tarafa yeri geldiğinde, ben bunu bu şekilde yaparım deyin ve yapın.”
Hakikaten mevzuat efendinin ardına gizlenmiş çatık kaşlı bürokrasi neferlerinden hangimiz çekmedik.
Peki beyefendiye neden teşekkür etmiyoruz. Yeminli Erdoğan düşmanlığından mı?
Evvela bir rejimi kendi şahsı üzerine inşa eden, rejime yönelik her eleştirinin şahsında yoğunlaşmasına alışmalı. Bu kendi tuttuğu bir yol, kendi eseri.
Saniyen, Erdoğan’ın bahsettiği idarenin kanunları vatandaştan yana yorumlaması değil. Topyekün bir hukuksuzluğun işareti.
Bir davaya inanan, o sebeple var olan hukuki durumu gayrimeşru bulan ve yenisini kurmak için bugünkünü rahatlıkla çiğneyen bir anlayış söz konusu.
Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı’na seçildikten sonra Türkiye’nin yönetim sisteminin fiilen değiştiğini ve parlamenter rejimin bekleme odasında olduğunu söyledi.
Yani anayasayı askıya aldı. Her söylem ve eylemiyle memleketin anayasal bir boşlukta olduğunu ispat etmeye çalışıyor. 400 milletvekilini bunun için istedi, şimdi de anayasa referandumunu da bunun için masaya koyuyor.
Efkan Ala’ya ait olduğu iddia edilen “Biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız” sözleri de içinde yaşadığımız bu keyfi otoriter rejimi özetlemekte.
Salı günleri Meclis’te grubu olan partiler grup toplantısı yapıyor. Erdoğan ise o gün muhtar ve kaymakam toplantıları düzenliyor. Parlamenter rejime karşı bir gövde gösterisi bu. Onun partisi bütün millet ve devlet bürokrasisi. Siyasi partiler ise gözünde bekleme odasına alınmış parlamenter rejim kadar işlevsel. Davutoğlu’nun erken seçime karşı çıkan şimdilik zayıf itirazları da biraz bu sebeple.
Gelelim kaymakamlara “mevzuatı boş verin” çağrısına. Konuşmanın devamı bunun hangi amacı taşıdığını anlatıyor: “Gerekirse belediyelerin araç gereçlerine el koyarak, bölgede hayatı bir an önce normale döndürmemiz şarttır.”
Yani amaç Falih Rıfkı Atay’ın deyimiyle tembelliğin, kafasızlığın, kötü niyetin ve bilgisizliğin meşrulaştığı bürokrasiyi vatandaş için iyileştirmek değil.
Amaç, fiili olağanüstü hali iyice pekiştirmek. Yaratılan anayasal boşluğu Erdoğan rejimi anayasallaştırılana dek sürdürmek.
Nazilerin has hukukçusu Carl Schmitt, “Egemen, istisna haline karar verendir” diyerek Nazi yönetimini meşrulaştırmıştı.
Tarihte istisnanın, olağanüstülüğün, anayasal boşluğun sürekli hale getirilmesi ve doğallaştırılması ise faşist ve nasyonal sosyalist iktidarlara yol açtı.
Meclislerin yerini tek adamlar ve parti devletleri aldı.
Bu süreç de entelektüellik düşmanlığı ve ham popülizmle beslendi, büyük tehditlere karşı millet tek bir cepheye çağrıldı.
Bakalım aynı intiharı edecek kadar olgunlaşmamış bir toplum muyuz?
Bakalım korku, endişe, suçluluk duygusu ve en ilkel otoriter güdülere hitap eden bu süreçten kurtulacak kadar rasyonel miyiz?

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Efkan Ala