Köşe Yazısı

A+ A-

‘Yer Değiştiren Gölge’ gibi yaşamak…

7 Mart 2016 Pazartesi

Yaklaşık bir yıldır köşe yazılarım, gazetenin “Yorum” başlıklı sayfasında çıkıyor.
Geçen cumartesi, hayatımın yetmiş dört yılı geride kaldı. Ben de bu olayı bir tür ayrıcalığa dönüştürüp bu kez kendimi konu alan bir “yorum” yazmaya karar verdim. Aslında belki bir yıl daha bekleyip bu işi gelecek yıla, yani yetmiş beş yılımı geride bırakacağım zamana erteleyebilirdim. Ama bunlar, kritik yıllar. Yetmiş beş yıl, erişilebileceğinden kolay emin olunabilecek bir eşik değil. O nedenle çabuk davranmak yararlı olabilir.
Ve yine bu fırsattan yararlanarak, uzun zamandır kafamda olan bir “hırsızlık” eylemini de gerçekleştirmeye karar verdim. Denemelerinin tiryakisi olduğum Nurdan Gürbilek’in “Yer Değiştiren Gölge” kitabının adına nicedir göz koymuştum. Bu suçu da daha fazla gecikmeden “işlemeye” karar verdim. Çünkü daha sonra ona da zaman kalmayabilir…

Taslağı çok önceden hazırlanmış bir yorum…
Geride kalan yıllar zinciri uzadıkça hayatım için bir taslak kaleme hazırlama düşüncesi de kafamda hep daha bir pekişmiş. Bunu geçenlerde, yaş günümden birkaç gün önce bir sabaha karşı, birkaç şiddetli kanamanın ardından kendi cankurtaranımı -yine!- kendim çağırmak zorunda kaldığımda çok daha iyi anladım. Yarı karanlıkta beni hastaneye yetiştirmeye çalışan arabanın sedyesine bağlı yatarken ve bağlı olmama rağmen yerimden kaymayayım diye bedenimi sabit tutmaya çalışan bir çift sevecen ilkyardım görevlisi elinin sıcaklığını iliklerime kadar duyumsarken düşüncelerimin birkaç yıl önceki ilk gece yolculuğundakine oranla çok daha net olduğunu da algıladım.
Yine yoldaydım, ama bir yolda olma halinin bilincine çok daha açık varmış olarak.

‘Bu adamcağızın kimsesi yok mu?’
Birkaç yıl önce ilk kez acile getirdiklerinde, gözlerim kapalıydı. Ama çevremde söylenenleri çok açık duyuyordum: “Bu adamcağızın kimsesi yok mu?”
Yoktu.
Üstelik olmayacağını “Kıyıda Yaşamak” adlı romanımın sonunda yazmıştım da! “…Artık kendini zamanla hiç aldatmıyor. Çünkü zamanın insan boyu bir aldatmaca olduğunu biliyor. Sabahları, güneş yükseldikten epey sonrasına kadar perdelerini açmıyor. İçerisinin külrengini asla bozmuyor. Bir büyükkentte yaşadığını ve o kentlerin taştan yalnızlıklarında sabahların hep külrengi olduğunu biliyor…”
Tıpkı birkaç gün önce, kendi cankurtaranımı yine kendim çağırdığım o son sabah da bildiğim gibi. Bu adamcağızın kimsesinin olmadığını, olamayacağını, eğer kendi sonuna kadar bir “kimse” olarak kalmak istiyorsa “olmaması gerektiğini” de çok iyi bildiği gibi…
“Kocaman kentlerin ortasında, ama odalarının adacıklarında ölmek zamanı geldiğinde ve nice kahvaltıların yalnızlığından yıpranmış başını o sessiz, sakin, külrengi ölümü karşılamak için mecalsizce kaldırdığında biliyor ki, yaşadığı taşlaşmış kentin ortalık yerinde ölmesin diye koşanlar değil, sadece ölüsünü bulanlar olacaktır…”