Köşe Yazısı

A+ A-

Diyanet karar versin, tutuklu mu tutuksuz mu!

Paylaş
instela'da paylaş
09 Mart 2016 Çarşamba

19’uncu yüzyılın başında Osmanlı’yı adeta kendi içinden çıkan bir ur gibi sıkıntıya düşürerek valisi olduğu Mısır’ı imparatorluktan koparıp onun hâkimi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Avrupa’ya tahsil için gönderdiği gençlerden biri geri döndüğünde ona ne okuduğunu sormuş. İlm-i siyaset” cevabını alınca da “Nedir o” diye tekrar sormuş. Çiçeği burnunda yeni mezun genç adam siyaset biliminin nelerle uğraştığını anlatınca da öfkeyle, “Bunların hepsini ben biliyorum, yapıyorum zaten, sana mı düşer” diyerek ona eğitim gördüğü alanla hiç alâkası olmayan, geri planda önemsiz bir pozisyon bahşetmiş.

Despotik rejimler böyledir.

Özellikle siyaset, hukuk, ekonomi, eğitim, toplum, kültür gibi sosyal-beşeri uzmanlık alanlarında karşınıza geçip yıllarca kafa yorduğunuza, dirsek çürüttüğünüze bakmaksızın her şeyi sizden iyi bildiğini hiçbir birikimi-donanımı olmadığı halde cesaretle ileri süren, sizi ürkütüp geri adım attıran, lâfı ağzınıza tıkayan, kafası bozulursa da gününüzü gösterecek muktedirler çıkar.

***

Tayyip Erdoğan rejiminin de bir alâmeti farikası bu.

Çok örnek var ve bu yazıyı okumakta olanlar hemen sıralamaya başlayacaktır. Benim aklıma ilk gelen, Erdoğan’ın başbakanken Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’yla faiz indirimi konusunda girdiği (“vatan hainliği” imasına kadar varan) ateşli tartışma. Kavalalı nasıl siyaset bilimi okumuş genci tekdir etmişse ona benzer bir motivasyonla Başçı’ya enflasyon ve faiz arasındaki ilişki üzerine ekonomi dersi verişi…

Ekleyebileceğim bir diğeri, Gezi olayları sırasında kendisiyle görüşmeye gelmiş grupla tartışırken olayların sosyolojik boyut kazandığından dem vuranlara “Sizden mi öğreneceğim sosyolojiyi; zaten çok iyi biliyoruz onu” diye verdiği sert tepki.
Ve tabii en taze örnek, geçen hafta Anayasa Mahkemesi’nin Erdem Gül ve Can Dündar’la ilgili tutuksuz yargılama kararı ve gerekçesine önce uymadığını, saygı da duymadığını söyledikten sonra AYM’ye ta Nijerya’lardan verdiği “hukuk dersi”…
Sanırsınız ki dört başı mamur hukuk tahsili yapmış ve ömrünü bu alanda çalışıp kafa yorarak tüketmiş bir profesör konuşuyor.

Aslında bir kardiyoloji doktorunun hasta için koyduğu teşhise ve önerdiği tedaviye bu alanla uzaktan yakından ilgisi olmayan birinin “Uymuyorum, saygı da duymuyorum” diye tepki vermesi kadar komik bir durum söz konusu!..

Fakat bu komedi, bir ülkenin gidişatına keyfî şekilde hükmetme noktasına süratle gelen biri tarafından icra edilince korkunç bir trajediye dönüşüyor.

***

Hukuktan sosyolojiye kadar her şeyin bilgisine vâkıflık ve hâkimlik şeklindeki bu sorunlu özgüvenin inşasında Erdoğan’ın imam-hatip altyapısının da önemli bir katkı payı oluşturduğu kanaatindeyim. O, orada öğrencilere “Siz ileride Türkiye’yi yöneteceksiniz” diyen hocalar tarafından yetiştirildi. Verilen eğitimin her şeyi kuşatıcı bir çerçevesi olduğu iddiasıyla…

Bununla bağlantılı o, “bilgi”nin bütünsel olarak dinden çıktığı şeklinde bir hareket noktasına sahip.

Gerek imam-hatipler, gerekse Diyanet konusundaki hassasiyeti de buradan kaynaklanıyor. Bu kurumların temsilcilerine sürekli olarak kendilerini güvensiz hissetmemeleri konusunda moral aşılıyor.

Her şeyin bilgisine vâkıf oldukları telkiniyle onları hiç boynu bükük ve buruk olmamaya, aksine başı dik ve atak olmaya çağırıyor.

Yıllarca mağdur edilip ayrımcılığa maruz bırakıldıkları iddiasından hareketle şimdi onları giderek “eşsizleştirip” ayrıcalığa mazhar kılıyor.

***

Zaten Diyanet’in artık neredeyse her gün adeta “dizi dizi inciler” nev’inden fetvalarla ortaya çıkması, gündem olması da bununla bağlantılı.

Diyanet, ülkenin seküler hukuk sistemi karşısında giderek paralel, alternatif bir merci gibi işlevselleşiyor.

Ve elbette Erdoğan AYM’yi değil Diyanet’i “sayıyor”.

Bu yüzden yakında Erdem’le Can için tutukluluk mu, tutuksuzluk mu konusunda da bir fetva çıkarsa şaşırmamak lâzım. Cidden!.. Değil mi ki burası “Yeni Türkiye”?!

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Can Dündar