Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Bir iki üçler, yaşasın Türkler!

Paylaş
instela'da paylaş
11 Mart 2016 Cuma

Bu ülkede birkaç nesil çocuk, sokaklarda bağıra çağıra aynı tekerlemeyi söyleyerek büyüdü.
Tekerleme, içeriğine bakılırsa muhtemelen İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra uydurulmuştu.
Sanki okulöncesi çocuklar için bir sayı saymayı öğrenme temriniydi ama aslen dehşetengiz bir yakın tarih dersiydi.
Tekerlemenin ilk cümlesi şöyle başlıyordu:
“Bir iki üçler, yaşasın Türkler”
Ardından dünya ülkeleri tek tek resmi geçit yapıyordu.
“Dört beş altı, Polonya battı. Yedi sekiz dokuz, Alman domuz. On on bir on iki, İngiliz tilki. On üç on dört on beş, Amerika kardeş.”
İki kutuplu, yarım akıllı dünyada Rus salatasına Amerikan salatası denmesine kanının son damlasına kadar direnen solcu anne babaların, “Go home Yankee” cümlesinin anlamını kendi varlığının anlamından önce kavramış, dolayısıyla erkenden politik bilince ulaşmış çocukları son cümleyi farklı söylerlerdi.
Onlar için Amerika kardeş değil, düpedüz kalleşti.
Herkes kardeş diye bağırırken boğazlarını yırta yırta son kelimeye gelindiğinde “kallllleş” diye bağıran solcu çocuklarının aklına, Almanın domuzluğuna ya da İngilizin tilkiliğine itiraz etmekse hiç gelmezdi.
Birkaç nesil o tekerlemeyi sokaklarda bağıra çağıra söyleyerek büyüdük. Polonya’nın batmasının ne anlama geldiğini;
Almanın neden domuz olduğunu;
İngilize niye tilki dendiğini;
Ve en mühimi Amerika’nın, kardeşlikle kalleşlik arasındaki salıncakta ne aradığını herkes zamanla ve kendi meşreplerince kavradı.
O ilk bakışta ırkçı bir söylem gibi görünen ama aslen yakın tarihi çocuk diline indirgeyerek rafine bir hale getiren tekerleme, aslında hakkında cilt cilt kitaplar yazılmış çok derin bir mevzunun kaba bir kestirmesiydi.
Tıpkı 50’li yıllarda çocukların ülkenin dört bir köşesindeki ıssız kilise avlularında oynarken şuursuzca bağıra çağıra söyledikleri ve ne anlama geldiğini öğrenecek yaşa ulaşır ulaşmaz, azıcık vicdanları varsa muhtemelen büyük bir utanca kapıldıkları o korkunç tekerleme gibi.
“Bugün pazar, gâvurlar azar.”
Sınırlar çizilmeye ve devletler kurulmaya başladığından beri hayat, acımasız ve derin ülke politikalarıyla, vicdansız ve sığ çocuk tekerlemeleri arasında olağan bir şeymiş gibi yaşanan korkunçluklarla doludur.
Bir gün bir ırk, küçük bir çocuğun süt dişlerine değe değe dökülen neşeli bir tekerlemenin sevimli nakaratında; bir başka gün uluslararası parlamentolarda yaşlı başlı insanların çatallı dillerince aşağılanır.
Biz kelimelere takılır ve ırkçılık nedir, eşitlik nedir, ahlak nedir diye kendi aramızda bağıra çağıra tartışırken....
Yine biz... Aynı biz... Topraklara kalın kalın sınırlar çizeriz.
Kim hangi sınırın ardında kalacak, kim hangi sınırı ne koşullarda geçecek diye uzun uzun anlaşmalar yaparız.
Mülteci insan mıdır, mal mıdır, bela mıdır?
Devletlerarası koca koca konferanslarda utanmadan sorulan sorular...
Bulunan cevaplara göre pazarlıklar...
Kendini bilmez parlamentolar, akılsız bir milletvekilinin bir başka ülke halkına pis, köpek, korkak falan demesi karşısında ahlak abidesi kesiliverir...
Bünyelerinde ırkçı söylemler barındırmayı zinhar reddeder...
Aksini yapana ateşler püskürtürler de...
Elbirliğiyle ateşe verdikleri bir coğrafyada, kendilerine benzemeyen insanları kontrolden çıkmış hayvan sürüleri gibi çoluk çocuk demeden ite kaka gütme hakları olup olmadığından zerre kuşku duymazlar.
Buradan beyanımdır.
Ezmeye güçlerinin yettiği topraklardaki halkları köleleştirme geleneğini genetik bir aymazlıkla sürdüren medeni ülkelerle kalabalık masalarda pazarlığa oturan, Osmanlı artığı bir böbürlenmeyi çirkin bir madalya gibi göğsüne asarak, ölüm kalım savaşı veren insanların üzerinden afili bir pazarlığa soyunan ve savaş zengini olmayı marifet sayan bir ülkenin vatandaşı olmaktan utanıyorum.
Çünkü;
Bir iki üçler, herkes kadar kötüdür Türkler.

***

On üç on dört on beş, Avrupa Birliği kalleş.