Korku ve ölüm imparatorluğu

08 Mayıs 2016 Pazar

Cuma akşamüstü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül hakkındaki kararlarını beklerken umutlu değildim. Çünkü yargının tarafsız olduğuna güvenim yok.
“Yargı bağımsız değil ki, tarafsız olsun. Bağımsız olmayan yargı, Cumhurbaşkanı’nın bedelini ödeyecekler dediği ve tavır alıp, taraflığını ilan ettiği bir davada nasıl adil karar versin” diye düşünmemek kolay mı?
Birden ulaşan bir haber, kararı ikinci plana itiverdi. Can Dündar kendisine “Vatan hainisin!” diye haykıran, sonradan adının Murat Şahin olduğu öğrenilen 40 yaşındaki işsiz birinin silahlı saldırısına uğramıştı.
Saldırgan, Can Dündar’ın açıkça ayaklarına doğru ateş ettiğine göre, öldürme kastı gütmüyor görünüyordu.
Amaç, susturmak ve sindirmek olduğuna göre, neden “susmazsan sinmezsen neler olur gör” yöntemiyle işe başlanmasındı ki?..
En az maliyetlisinden başlayarak, derece derece tırmanmak her zaman mümkündü.
Can Dündar saldırıdan sonra şunları söylüyordu:
-Saldırganı tanımıyorum, ama saldıranı kimin cesaretlendirdiği ve beni hedef haline getirdiğini, asıl onların suçlanması gerektiğini de biliyorum.

***

Can Dündar’ın bu sözleri ilk anda akla yaptıkları haberi vatana ihanet, casusluk suçu olarak niteleyen ve bedelini ağır ödeyecek uyarısını yapan, “Reis”i getiriyorsa da, ben “öyle demek isteseydi, açıkça söylerdi yok canım onu kastetmemiştir” derim. Hem, Reis’in Murat Şahin’e, “Sık şunun ayağına aklı başına gelsin, sesini kessin!” türünden haber gönderdiği veya herhangi bir ilişki içinde olduğu kanıtlanmadan böyle bir iddiada bulunulamayacağına göre...
Gerçi, devletin bir numarasının, vatandaşları kolaylıkla vatan ihanetiyle suçlayabildiği, insanların kendileri yandaşları, büyükleri gibi düşünmeyenleri, hele hele onlara muhalif olanları düşman gördükleri, düşman ile hainin katlinin vacip olduğunu kabul ettikleri bir toplumda, sabıka kaydı kabarık, işsiz, kişiliksiz kimselerin önde gelen büyüklerin, kanaat önderlerinin sözlerinden hareketle, durumdan vazife çıkarıp silaha davranmaları mümkündür.
Bu denli gergin toplumlarda insanlar konuşurken, suçlarken kolayca azmettirici durumuna düşebileceklerinin bilincinde olmalıdırlar.
Türkiye bundan dolayı bir korku toplumu oldu.
Korku toplumlarında, ifade ve basın özgürlüğünün önünde büyük engeller vardır.
Özgürlükleri kullanmak isteyen sindirilir, sinmeyenler cezalandırılır.
Bunun için çeşitli araçlar ve yöntemler vardır.
Hoşa gitmeyen basın organlarının yaşam damarlarını kesmek için yapılan ekonomik baskı yöntemlerini saymıyorum bile. Ama bunların yanı sıra, tutuklatıp içeri tıkarak, infaz, bağımlı yargıya mahkûm ettirerek sözde yargılı infaz,
o da yetmez ise ayağına sıktırarak sindirmek, başına sıktırarak susturmak yöntemleri uygulanır ve bunların tümü birleşir devlet terörünü oluşturur.
İşsiz bırakmak gibi, “hafif” yöntemlere değinmedik dahi.

***

Böyle böyle Türkiye bütün vatandaşların, titreyerek kendine gelmesinin istendiği korku imparatorluğu haline getirilmeye çalışılıyor.
Üstüne üstlük, korku egemen kılınırken ölüm de kutsanarak, korku ve ölüm imparatorluğu oluşturuluyor.
Mersin’in Yenişehir ilçesinde anne E.K.’nin beş yaşındaki oğlu, Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin sürdüğü sırada Milli Eğitim’e bağlı yuvadan eve döndüğünde şunları söylüyor:
-Bugün okulda ilahiler, dualar okundu, insanlar günah işlemeden ölürlerse cennete giderlermiş, cennet çok güzel bir yermiş, ben ölmek istiyorum anne!
Bu Mersin’in Yenişehir İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ile Müftülüğü’nün Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri çerçevesinde, birlikte düzenledikleri programda devlet tarafından körpe dimağlara kazınan öğretilmiş, kutsanmış ölüm tutkusudur.
İşte “korku ve ölüm imparatorluğu”ndan insan manzaraları.
Yoksa dönülmez akşamın ufkunda mıyız?