Umut, Hayal Kurmakla Başlar

10 Ağustos 2008 Pazar

Babamın babası, Söke Ziraat Bankası Müdürü Nuri Bey, Osmanlı'nın çöküş döneminde dünyaya gelmiş ve doğup büyüdüğü kent olan İzmir'in kurtuluşunu göremeden ölmüş. Babaannem Ülker Hanım, dedemin içine dönük, daima karamsar bir insan olduğunu anlatırdı. 1911 doğumlu babam Ferit Kavukçuoğlu ise babasının tersine neşeli, hayata bağlı, umut dolu bir insandı. Babasıyla babamın aralarındaki hayata bakış farkının nedenini gençlik yıllarımda anlamaya başladım. Çökmüş, toprakları işgal, insanları tutsak edilmiş bir devletin yurttaşı ile bağımsızlığını ve özgürlüğünü düşmandan söke söke almış, ordusunun ve halkının kazandığı zafer üzerinde yükselen yeni bir devletin yurttaşı olmanın gururunu taşıyan bir insan arasında önemli farklar olması çok doğaldı.

Umutsuz insan karamsar olur; karamsarlık, kişinin hayal dünyasının yoksullaşmasıyla göstermeye başlar kendini. Hayallerinin yoksulluğu da zenginliği de kişinin yaşadığı ortamın sunduğu koşullara bağlıdır. Ne var ki her şeyin bittiği, "son" un geldiği, kurtuluşun olanaksız göründüğü koşullarda dahi hayal kurabilen, kurduğu hayallerin bir gün mutlaka gerçekleşeceği umudunu taşıyan insanlar da vardır. Mustafa Kemal Atatürk, işte o ender insanlardan biriydi, geleceğe ilişkin hayallerini, umutlarını tek bir cümleye sığdıracak ölçüde akılcı ve o tek cümlede ne söylemişse birer birer gerçekleştirecek kararlılıkta bir insandı. 1919 Mayıs'ında Samsun'a çıkmadan iki ay önce hayallerini dillendirdiği o ünlü cümlesini anımsayalım: "Alınacak tek bir karar vardı; hâkimiyeti milliyeye müstenit, müstakil, yeni bir Türk devleti kurmak!"

Babam, Kurtuluş Ordusu İzmir'e girerken elinde kâğıttan bir bayrakla Kordon Boyun'a koşmuş, askerlerimizi selamlamış bir çocukmuş, lise ve üniversite yıllarında da o coşkulu zafer sahneleri gözlerinin önünden hiç gitmeyen bir Cumhuriyet genci. Ben onu çalışkan, erdemli, yüreği yurt sevgisiyle dolu, ömrünü devlet hizmetinde geçirmiş, bundan da onur duyan bir teknokrat olarak tanıdım. 1963 yılında yaşama veda edene kadar ülkesinin ve insanının aydınlık geleceğinden bir an bile kuşku duymadı, içinde hep yeni umutlar yeşertti. Gençlik yıllarında tanık olduğu sanayileşme atılımlarını, döşenen yeni demiryolu ağlarını, büyüyen deniz ticaret filosunu, ülke yüzeyindeki ulusal eğitim seferberliğini anlatırken gözleri ışıldardı. Her şey iyi olacaktı, sanayileşmeyle birlikte Türkiye gelişecek, köyler elektriklenecek, tarım makineleşecek, Köy Enstitüleri yeni mezunlar verdikçe Anadolu'nun karanlığı aydınlığa dönüşecek, kentteki ve kırdaki dürüst, çalışkan, eğitimli insanlarıyla ülkemiz çağdaş uygarlık düzeyine erişecekti. 1950-1960 arasındaki dönemde yaşanan gerilemeler, Cumhuriyet devrimlerinden verilen ödünler içini burksa da umutlarını hiç yitirmedi.

***

Bizler, böyle anne-babaların çocuklarıydık. Onların umutlarını devraldık, 1968 gençlik hareketi de Türkiye'ye özgü nitelikleriyle bir "umut eylemi" idi. Ne var ki egemen güçler umutlarımızdan ürktüler, hayallerimizi kırmak, geleceğimizi karartmak için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Umuda yürürken yitirdiğimiz ilk canımız, Vedat Demircioğlu arkadaşımızdı. 17 Temmuz 1968 günü Dolmabahçe'de Amerikan 6. filosuna karşı düzenlenen protesto gösterisi sonrasında İstanbul Teknik Üniversitesi toplum polisi tarafından basıldı; Vedat'ı pencereden fırlatıp ölüme attı polisler. Yaralı arkadaşımız bir hafta sonra can verdi. Polisin işlediği bu cinayet, ABD emperyalizminin işbirlikçilerinin hanesine bir "başarı notu" olarak düşüldü. Kanlı olaylar bu cinayetin sonrasında başladı; başlatanlar, Amerikancı siyasal iktidarın emrindeki güvenlik güçleriydi. Çok geçmeden milliyetçiler/ülkücüler güvenlik güçlerinin safında "yedek güç" olarak savaşa katıldılar. Başta bir umut eylemi olan gençlik hareketi egemen güçler tarafından şiddete yönlendirildi. Sonrasını biliyoruz, önce 12 Mart 1971, dokuz yıl sonra da 12 Eylül 1980 darbesi geldi. Birçok canla birlikte umutlar da kırıldı. Kimi arkadaşlarımız da işbirlikçi saflara devşirilerek egemenlerin hizmetine girdiler. Onursuzluklar, başarı öyküleri olarak sunuldu topluma.

İstenen de buydu; umutsuz, hayalsiz, ütopyasız, dolayısıyla sorumsuz, siyasetten kendini soyutlamış bir gençlik yaratmaktı. Parasal çıkarlarını, dayanışmanın, paylaşımcılığın, erdemin, onurun üzerinde gören, dengesi şaşmış, tüketici bir gençlik. Bunu, eğitim sistemini değiştirerek toplumdaki ahlak ölçülerini altüst ederek çok büyük ölçüde başardılar.

Devlet üniversiteleri şeriata doğru gidişe "dur!" demek için günlerdir ayakta; buna karşın onca vakıf/özel üniversiteden tek bir ses yükseliyor mu?

Ne var ki her gücün, her olgunun kendi karşıtını yaratması bir diyalektik yasadır. Her şeye rağmen bu ülkede geleceğe ilişkin hayaller kuranların, farklı bir hayata dair yeni umutlar yeşertenlerin kökü kurutulamamıştır. Yaşlısıyla genciyle, kadınıyla erkeğiyle bu insanlar hâlâ vardır ve sayıları hiç de azımsanacak kadar az değildir.

e-posta: [email protected]