Düşündürülmeyen Gençliğe Mektuplar (3) : Düşünmenin Bedeli …

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Sevgili Düşündürülmeyen Gençler,

“ ‘Ben kimim diye sorduktan sonra, cevabı -deyiş yerindeyse, çaktırmadan!- hep başkalarından duymak istiyorsam, aldığım eğitim gereği, böyle yapmaya alıştırılmışsam eğer, o zaman soruya bulduğum cevaplarla, Ben olabilmenin dışında, ancak herkes olabilirim. - Peki ama, o zaman ‘Ben’ olabilmenin özgürlüğünü nasıl kazanabilirim? Bunun için, nasıl bir savaşım vermem gerekir?

Geçen haftaki mektubumu bu satırlarla noktalamıştım.

Evet, soruyu vurgulamakta yarar var: “Ben olabilmenin özgürlüğü uğruna, nasıl bir savaşım vermem gerekir?

Bu sorunun doğru cevabını bulmak için, sadece yaşadığımız ülkeyle sınırlı ölçekleri kullanmak, yarar sağlamayacak, çünkü günümüzde Benlik sorunu, her ne kadar ilk anda inanılmaz gibi gelse de, küresel/global bir sorun. Düşünce yaşamında yüzyıllar boyunca çoğunluk karşısında tekin, bireyin kendini sağlam bir biçimde inşa edebilmesi, gerçek anlamda düşünen insan olabilmesi için çok önemli savaşımlar veren insanoğlu, yirminci yüzyıl ile birlikte, başka deyişle iktidarın tek tek devletlerin tekelinden çıkıp, bu devletleri ve onların toplumlarını kendi amaçlarına göre biçimlendirme hedefine yönelen düzenlerin eline geçmesiyle, bu kez bir zamanlar amaç sayılmış bireyi türlü yollarla yeniden her türlü bireysellikten yoksun bir toplum tekine dönüştürmek peşine düştü.

Kök salma peşinde olan her düzen için temel yaşama ve ayakta kalabilme koşulu, kendisini -ne kadar doğru olursa olsun- eleştirenlerin değil, fakat neredeyse koşulsuz onaylayanların seslerinin yüksek kalmasıdır. Bu gerçek karşısında, herhangi bir düzen/toplum içerisindeki bir insanın sürekli evetleyen bir tutumdan sıyrılıpbunu bir de kendi aklımın süzgecinden geçireyimtavrını takınması, o insanın yalıtılması, yalnızlaştırılması, hatta kimi zaman sürekli susturulması için yeterli bir nedendir. Çünkü eleştirel ya da muhalif düşünce, salgın hastalık gibidir; sadece ortaya çıktığı ortamda -örneğin sanat alanında- kalmakla yetinmez, fakat bütün komşu alanlara da bulaşıpetkin olur. Genelde sanatın politik olması karşısında düzen yanlılarınca duyulan tedirginliğin, korkunun kaynağı da bu değil midir?

Dolayısıyla, sevgili düşündürülmeyen gençler, kendi ülkenizin eğitim politikasının sizi, düşünmenize engel olacak süzgeçlerin başına sürüklemesi, yalnızca bu ülkenin koşullarından değil, fakat genel bir dünya halinin bu ülkeye yansımasının da bir sonucudur. Bu demektir ki sizler, eğer düşünmeyi, bilginin rehberliğindeki düşünme eylemleri yoluyla kendi yaşamınızın mimarlığını yapmayı üstlenmeyi, ne pahasına olursa olsun kendi Beninizin ürünü, bundan dolayı da hakkıyla benim diyebileceğiniz bir yaşamı seçmek isterseniz eğer, yaşadığınız ülkeyi de hep o ülkenin içinde yer aldığı dünya ile birlikte öğrenmek ve bilmek zorundasınız; yirminci yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olan Krishnamurti’nin sürekli vurguladığı gibi, hepBen ve dünya!diyebilmeyi, dünya dediğinizde Beni, Bendediğinizde de dünyayı anlamayı öğrenmek zorundasınız!

Böyle hareket etmenin, sürekli böyle yaşamanın yolu hiç kuşkusuz dikensiz gül bahçelerinden geçmeyecektir. Kimi zaman en yalnız anlarınızda bile tek gerçek yoldaşınız ve rehberiniz, yine kendi yalnızlığınız olacaktır. Çünkü düzenler tarafından belirlenmiş toplumların gözünde düşünmenin bağımsızlığını seçenler, o toplumların kanına karışabilecek en tehlikeli mikroplardan farksızdır.

Yani kısacası, düşünmeyi seçtiğiniz takdirde, bugünkü dünyada ödeyeceğiniz bedel, görünüşte gerçekten ağır olacaktır.

Peki ama bunun karşısında düşünmeden, hep uyum sağlayarak, daha da açıkçası, hep boyun eğerek yaşamanın bedeli hep ödül ya da mutluluk mudur?

Haftaya görüşmek üzere

[email protected]