Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Doğrudan Yabancı Yatırım Fetişi

21 Ağustos 2008 Perşembe

1998’den bu yana IMFnin doğrudan yöneticiliği ve denetimi altında sürdürülen neoliberal iktisadi programın çok çarpıcı bir özelliği var: Söz konusu program içerisinde ulusal tasarruf kavramı yer almamakta; yatırım sözcüğü ise artık sadece tek bir anlamda kullanılıyor: Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını (DYSY) teşvik etmek.

Bu elbette rastgele bir olgu değildir. Türkiye neoliberal öğretinin gereklerine uygun olarak uluslararası yeni işbölümü içinde bir ucuz ithalat cennetine ve sanayi yapısı da taşeronlaştırılarak, dışa bağımlı bir montaj hattına dönüştürülürken ekonomisinin geleceği tek bir hedefe indirgenmiştir: Yabancı sermayeye bir hoş geldin partisi düzenlemek. Özelleştirmeler, üst kurullara dayalı yönetişimcidevlet; kuralsızlaştırmalar ve (adına mikro reformdenilen) benzeri yapısal uyarlamalar da bu hoş geldin partisinin ana unsurlarını oluşturmaktadır.

***

DYSYnin özendirilmesinden umulan yararların başında yabancı sermayeninileriteknoloji transferi yoluyla iş sahaları açarak istihdam yaratması beklentisi gelmektedir. Ancak, gelişmekte olan ülkelere yönelen yabancı sermaye yatırımlarının niteliğine baktığımızda, bu tür akımların yeni yatırım yapmaktan ziyade, var olan şirketlerin satın alınması ve/veya şirket birleşmeleri amacıyla hareket ettiği görülmektedir. Örneğin, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansının (UNCTAD) verilerine göre gelişmekte olan ülkelere yönelen DYSYnin yarısından fazlası şirket satın alımları şeklindedir. Eğer Çin bu verinin dışında tutulursa, şirket satın alımları söz konusu toplamın yüzde 72sine ulaşmaktadır. Yani, doğrudan yabancı sermaye yatırımları aslında gelişmekte olan ülkelerin üretim merkezlerinin ulus ötesi tekellerce satın alınması olgusunu yansıtmaktadır. Çoğunlukla bir mülkiyet değişiminden ibaret kalan bu sürecin, çağdaş teknolojileri azgelişmiş dünyaya taşıyarak, istihdam ve üretim artışlarına yol açacağı beklentisi, en basit ifadeyle, safiyane bir mitoloji öyküsüdür.

Bu süreçte daha belirleyici olan olgu ise gelişmekte olan ülkelerde sürdürülen özelleştirme programlarıdır. Gelişmekte olan ülkeler, özelleştirme koşullandırmaları ile bir yandan üretken sermayelerini ulus ötesi şirketlere yok pahasına pazarlarken, bir yandan da doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını cezbetmekiçin bu şirketlere vergiden muafiyet, ucuz arazi vb. gibi yöntemlerle yeni teşvikler sağlamaya mecbur kılınmaktadır.

Nitekim, Bağımsız Sosyal Bilimciler grubunun 2007 Yılı Raporu (*) Türkiyeye yönelik DYSY akımlarının niteliğine ilişkin şu satırları dile getirmektedir: Adındaki yatırım sözcüğüne rağmen, DYSYnin büyük bölümü, ekonominin sabit sermaye stokunun genişlemesi anlamında yatırımdeğildir; edinimler ve birleşmelerkalemi altında sınıflanan ve ulusal mülkiyetin yabancılara aktarılması anlamına gelen bir el değiştirmeden ibarettir. Gayrimenkul (bina, arsa, arazi) satışları 2007’de 3 milyar dolara ulaşmıştır. Türkiyeyi yöneten siyasi kadroların ve burjuvazinin kendi mal ve varlıklarını yönetme beceri, niyet ve güçlerinin yok olduğu anlamına gelen özelleştirmeler ve banka/şirket satışları, giderek artan boyutlarda ticarete konu olmayan (dolayısıyla döviz kazancı sağlamayacak) sektörlerde yoğunlaşmaktadır.

Bağımsız Sosyal Bilimcilerin Hazine Müsteşarlığı verilerine dayanarak sunduğu rakamlara göre hizmetler sektörüne yönelen DYSYnin toplam içindeki payı yüzde 66 dolayındadır. Gayrimenkullere dönük yatırımlar eklenir ve hizmetler grubu içinde dikkate alınırsa bu oran yüzde 80e yaklaşmaktadır. BSB Raporunda da açıkça vurgulandığı üzere, ileriki yıllarda döviz kazandırmayan dolaysız yatırımlardan kaynaklanan kâr transferlerinin ödemeler dengesi üzerinde ciddi bir baskı oluşturabileceği de dikkate alınmalıdır. Nitekim 2007de kâr transferleri, bir önceki yıla göre yüzde 69luk bir artışla 2 milyar dolara çıkmıştır. Bu rakamı, aynı yılın astronomik DYSY girişlerinin sadece yüzde 9una ulaştığı için sembolikboyutta görmek yanıltıcı olacaktır.”

***

DYSY beklentisinin ardındaki bir başka sav ise, doğrudan yabancı sermaye hareketlerinin uzun dönemli döviz girişleri sağladığı ve cari işlemler açıklarının finansmanını kolaylaştırdığıdır. Ödemeler dengesi hesaplarına son derece basit ve düz bir mantıkla yaklaşan bu varsayım, yabancı yatırımların ulusal tasarruf ve yatırım hacmi üzerinde gözlenen olumsuz etkilerini göz ardı etmektedir. DYSY akımlarından sağlanan döviz girişleri çoğunlukla yapay bir döviz bolluğu yaratmakta ve doğrudan doğruya tüketim harcamalarını kamçılayarak ulusal tasarrufları caydırmaktadır. Sonuçta, ülke içindeki toplam sabit sermaye yatırım hacmi de, beklentilerin tersine, düşmektedir.

Böylece Türkiye hızla üretimden uzaklaştırılarak, ucuz ithalata dayalı bir tüketim cennetine dönüştürülmektedir.

Türkiye geniş iç pazarı, metropollerindeki arazi rantları ve stratejik coğrafi konumuyla ulus ötesi tekellerin iştahını kabartmaktadır. Küreselleşen dünyanın çağdaş koşullarına uyunsöylemi altında, kapitalist dünyanın çekim merkezlerine kurumsal çapalararacılığıyla sabitlenmeye çalışılması elbette boşuna değildir.

Tümü Erinç Yeldan - Son yazıları

Küresel kapitalist sistemin çözümsüzlüğü 26 Eylül 2018 Çar
Her şey borçla başladı… 19 Eylül 2018 Çar
İki büyüme öyküsü: ABD ve Türkiye 12 Eylül 2018 Çar