Yaşasın Amerika! Yaşasın Rusya!

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Yaklaşık son yarım yüzyılda Rusya ile Türkiye arasında köprülerin altından çok sular aktı. DPnin ekonomiyi iflas ettirdiği, TLnin değerini dolar karşısında üç katı düşürdüğü, sonrasında İsmet İnönünün koalisyon hükümetinin 5 sente muhtaç olduğu günlerdi! İnönü, 1960ların başında SSCB Hükümeti ile bir anlaşma imzaladı. Bugün Türk sanayiinin altyapısını oluşturan; örneğin İskenderun Demir-Çelik ve Seydişehir Alüminyum fabrikaları ile Aliağa Petrol Rafinerisi gibi tesisleri, Ruslara dövizsiz kurdurttu. Tesislerin parası, başta mavnalara dökme yüklenen narenciye gibi ürünlerin takası ile ödendi. SSCB vatandaşları narenciyeyle bolca C vitamini alırken, kimsenin aklına bunlarda Haşere ilacı kalıntısı var mı diye sormak gelmedi.

Rus Federasyonu kurulduktan sonra, özellikle 21. yüzyıla girerken Ruslar, taze sebze ve meyve dış alımlarında insan sağlığını etkileyecek olumsuzlukları önlemeye çaba göstermeye başladılar. Türkiyenin taze sebze ve meyveleri ile ilgili ilk sorun 2005te patladı. Moskova, domateslerimizde Akdeniz sineği saptayınca alımı durdurdu.

Başbakanlar, uzman heyetlerin diyaloglarıyla soruna çözüm buldular. Rusyaya gönderilecek domates, patates, patlıcan, biber, salatalık, narenciye, üzüm, önce Türkiyedeki laboratuvarlarda incelenecek, Rusların öngördüğü standartlara uygun haşere ilacıya da azotlu gübre kalıntısı olmadığına ilişkin belge verildikten sonra sevkıyat yapılabilecekti. Sorun çözümleninceye, 11 laboratuvar devreye girinceye kadar Türkiyenin dışsatımı çok düştü.

Türk üreticilerine göre Rusların standardı, AB ülkelerine kıyasla çok yüksekti. Bu nedenle ABye taze sebze ve meyve satışı Ruslarınkini iki kat aşıyordu. Ama olsundu. Rusya iyi bir pazardı. Üretici ve satıcı Türkiye, alıcının isteklerine uymak zorundaydı.

Sahte raporlu\t\t\tlaboratuvarlar

Türkiyenin toplam taze sebze ve meyve dışsatımı; 2007’nin ilk dört ayına kıyasla 2008de miktar olarak yüzde 1.6 azalırken; değerde yüzde 18.4lük artışla 547 milyon dolara yükseldi. Bunun 235 milyon doları Rusyaya yapılmıştı.

Tarım Bakanlığı, sahte rapor veren iki özel laboratuvarın kapatıldığını, Rusların iki yılda 31 bin ürün belgesinden ancak 140ından yakındıklarını açıkladı. Ancak son haftalarda Moskovadan gelen haberlerde, Türk laboratuvar belgelerinde kötü kokuların yükseldiği gözlendi. Türk sebze ve meyvelerinde haşere ilacı kalıntılarının dışında azot gübre bulguları yoğunlaşmıştı. Halkımızın yanlış alışkanlığı olan yıka geçer önlemiyle giderilemeyecek türden çeşitli tarım ilaçlarının yarattığı olgulardı. Azotlu gübrenin ya da değişik tarım ilaçlarının topraktan bitkinin özsuyuna geçip içinde yerleştiği cinsten olumsuz kalıntılardı. Üretici, ucuz diye fosfatlı, potaslı yerine azotlu gübre kullanmaya başlamıştı. Hiçbir standarda uymayan Çin malı tarım ilaçları piyasaya İran ve Suriyeden kaçak giriyordu. Rus halkı için laboratuvar vardı, Türk halkı için yoktu! Türkiyede halkımız, Rusların veto ettiği domates ve maydanozları da afiyetle yiyordu.

Moskova, 7 Hazirana kadar yola çıkmış ürünleri alacağını, ancak 15 Hazirandan sonra tümden yasakladığını Ankaraya resmen bildirdi. Bu tarihten sonra zaten Rusyanın kendi domates üretimi devreye girecekti. Konuyu çarşamba akşamı Ankarada Rus Federasyonu Büyükelçiliğinde Ulusal Egemenlik Günü kutlaması resmikabulünde Rus diplomatları, bu satırlar yazılırken Moskovadaki Türk meslektaşları ile de telefonla konuştum.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Başbakanı Vladimir Putini telefonla arayıp önerilerde bulunmuştu. Edindiğimiz bilgilere göre Moskovada tatilin sona ereceği pazartesiden sonra heyetler arasında teknik düzeyde görüşmelere başlanacaktı. Tarım Bakanlığı Müsteşarı başkanlığında bir heyetin Moskovaya gitmesi gündemdeydi. Heyetler teknik ölçüm yöntemleri, standart kavramında uyum sağlanması gibi konuları ele alacaktı.

Ankara, laboratuvar konusunda önlem alındığını; Ruslar Türkiyede kendi laboratuvarlarını açmak istediklerini söylüyorlardı. Türkler, laboratuvarda incelenen domateslerden tanık örnek sakladıklarını, Rusyaya gönderilen ve tazeliğinden dolayı çabuk bozulabilecek yaklaşık yarım milyon ton domatesin süratle tahlillerinin yapılmasında yaşanabilecek sorunlardan söz ediyorlardı.

Bu arada ABDden gelen, 16 eyalette domateste salmonella bakterisinin yol açtığı salgın nedeniyle bazı lokantaların domates kullanmadıkları haberi ortalığı büsbütün karıştırdı. İlaçlasan bir türlü, ilaçlamasan bir türlüydü

Soruna bir an önce çözüm bulunmalıydı. İki aya kadar Türkiyenin Rusyaya taze üzüm satışı başlayacaktı. 3-4 yıl önce ABD ile Türkiye arasında kuru üzüm sorunu çıkmıştı. ABDye giden Türk kuru üzümünde yüksek derecede “kurşun kalıntısı” saptanmıştı. Karayollarında taşıt araçlarının havaya karışan egzozlarındaki kurşun ağır olduğu için yakın bağlara çöküyor, asmanın özsuyundan üzümlere zehir olarak geçiyordu. Aynı üzümler yine yol kenarlarında kurutulduğu için, kurşun çökmesi bir kez daha yaşanıyordu. Sorun Amerikalılar sayesinde zamanla çözümlendi.

Kanser neden arttı?

Hiç önemsediniz mi bilmiyorum! Türkiyede bakkal ve manavları yok eden, sonradan bitme süpermarketler, taze sebze ve meyveleri, bina içinde değil de kaldırımlarda sergiliyorlar. Dönerciler, kaldırımlarda döner kesiyorlar. Sokağın tozu, pisliği bir yana; yoldan geçen taşıt araçlarının, belediye halk otobüslerinin egzozlarının bunların üzerine çökmelerinin yarattığı olumsuz sağlık koşullarını düşünün! Ondan sonra da kanser neden arttı diye sorup duruyoruz. Rusyanın veto ettiği domatese, bir de sokakta sergilenmesi ile eklenen kimyasal kirliliğin etkisini hiç düşündünüz mü?

Domatesin tarla fiyatı 3 yeni kuruşa düşmüş. Bizler, vetolu, egzoz karışımlı domatesi 2-3 YTLye yiyoruz. Annemin salça yaparken kilolarca yediğim domatesi gibi domates kokan, ağızda domates gibi domates tadı bırakanından vazgeçtik, Edirnenin mumdan yapılmış süs domatesleri gibi domatese bile razı olduk. Peki, ama böylesine kirli domates ve meyvelere hayır demenin zamanı gelmedi mi? Anlaşılan Amerikalılar sayesinde üzümü, şimdi de Ruslar sayesinde domatesi sağlıklı yiyebileceğiz.

Başkentlilere arsenikli su!

Rus Büyükelçiliğinde Ankaranın Büyük Belediye Başkanı Melih Gökçek de vardı. Kızılırmaktan getirilen suyun ne kadar temiz olduğunu ballandırarak anlatıyordu. Ne var ki ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut Gökçeki yalancı yaptı, çıktı. Gökçekin, Kızılırmak suyu hakkında ODTÜden rapor aldığının doğru olmadığını, suyun normalin iki katı arsenik içerdiğini resmen açıkladı. Bir zamanlar radyasyonlu çayı içiren bakan gibi Kızılırmak suyundan kimse ölmedi ki diyen Gökçekin de halka arsenikli suyu içirdiği anlaşıldı. İnşallah Ankaradaki diplomatlar, başkentin suyuna el koyarlar da biz de rahat ederiz!