40 Yıl Önceki Kehanet!...

15 Ağustos 2008 Cuma

New York’un silüetinde iki büyük “1” gibi duruyorlardı… Daha doğrusu ikisi yanyana “11” oluyordu… Tıpkı, saldırıya uğradıkları gün, takvim yapraklarında okunan “11 Eylül” tarihi gibi…

Futbol kalesinden çok, rugby kalesine benziyordu Dünya Ticaret merkezi’nin gökdelenleri… Yenilen gol de, kalenin kendisi kadar büyük oldu bu yüzden. Amerika bir anda üstüne hiç de uymayan “Barış, demokrasi, insan hakları” kostümünü çıkardı ve yerine savaş üniformasını giyiniverdi… Hemen, bir anda!..

Tarihin hiçbir döneminde Barış kostümü bu denli çabuk çıkarılmamıştır. Amerika’nın, son yıllarda içine girmek zorunda kaldığı demokrasi elbisesinden ne denli sıkıldığı, bu elbisenin kendine ne denli dar geldiği yaptığı ani değişimle günışığına çıktı. Öylesine daralmıştı ki, insanlık tarihinde “düşman” belli olmadan savaş ilan eden ilk ülke oluverdi!.. Çıkardığı demokrasi elbisesi de Kore, Vietnam, Körfez savaşlarından dolayı yama tutmaz hale gelmişti zaten. Suçlu da karşısındaydı: Usame bin Laden… Yani, terörde yıllardır USA’nın memuru olan Laden!..

Anımsayalım, nice şarlatan “medyum” adı altında boy gösterdi medyada. Gelecekten haber vermekle “ünlü” bu zavallıların kapısına kimler gitmedi ki, şarkıcılar, işadamları, generaller, politikacılar!… Oysa bir ülkeden ileri görüşlü olan insanları şairleri, yazarlarıdır. Bunun en güzel kanıtı da, Rıfat Ilgaz’ın günümüzden tam 40 yıl önce, 1968 yılında yazdığı “Gökdelen” adlı şiiridir. Buyrun efendim, sözkonusu şiiri siz de okuyun ve Nostradamus’u aratmayacak kehanete tanık olun:

 

Yüzyıllara ışık tutan

Bir kadın kıyıda ağlamaklı

Yanaklarında öfke

Eteklerinde kan

Düşmüş gökkuşağı belinden

 

Güneyli bir coğrafyada

Çekmiş perdelerini gökdelen

Bir bayrak çırpınıyor

Takvimsiz bir kasırgada

Asya kıyılarında esen

 

Kitapların yazdığından

Da önce başladı fırtına

Düşürür yıldızlarını tek tek

Çaresiz bir bayrak boşluğa

 

Saldırıyı televizyon ekranından gördüğüm an, “Vay be, bumerang geri döndü” demiştim. Avusturalya yerlilerinin fırlattığı bumerangın, atıldığı yere geri dönmesine benziyordu uçaklarla yapılan saldırılar. 11 Eylül saldırısı sonrasında bir sabah, Cumhuriyet gazetesini açınca sevgili dostum Zafer Temoçin’in aynı düşünceyle uçakları bumeranga benzettiği karikatürünü görünce hiç şaşırmadım. Bunu O’na ben mi söylemiştim?.. Hayır, sadece aklın yolu birdi!.. Buna futbolda “oyunu okuma” derler. Siz saha içinde doğru yerde duruyor ve oyunu sıkı takip ediyorsanız, atakların gelişimini görebilirsiniz.

İri cüssesiyle kaleyi kapatan Rus kaleci Lev Yaşin, şut atacağı bir açık vermezdi rakip oyuncuya. O denli seviliyordu ki, futbolu bir kaç kez bırakmasına rağmen, taraftarın isteğiyle eldivenlerini giymek zorunda kalmıştı. Maç öncesi mutlaka bir sigara içer ve bir kaç yudum içki içerdi… Ama, 1962 Dünya Kupası’nda yudumların sayısı “bir kaç”ı geçince Sovyetler Birliği dört gol yedi Kolombiya’dan!

Tek dev adam Yaşin, 2 temmuz 1967’de, Turgay Şeren’in jübilesi için “Mithatpaşa Stadı”na gelen dünya yıldızları arasındaydı. Yaşin, veda maçının oynanacağı günün bir gün öncesinde, duygularını şöyle anlatır Halit Kıvanç’a:”Şu anda Turgay’ın hissettiklerini, kusura bakmayın ama siz yeteri kadar anlayamazsınız. Onu sadece ben anlayabilirim. Çünkü onun yaşadıklarını ben de aynen yaşadım. Yarın bir futbol kalesinin önüne son kez geçecek. Bunun ne demek olduğunu, o kaleye yıllarını vermiş ben anlayabilirim. Bilmezsiniz, o üç direği… Kalecinin en yakın, en vefalı dostudur onlar… Derdini onlara anlatır bazen kaleci.”

90 dakika sahada olup, arkadaşlarına bir kez olsun sırt dönmeyen tek oyuncu kalecidir… Ve İlhan Selçuk, Cumhuriyet’in, 1923 devriminin kalecisidir… Bir kez olsun sırt çevirmemiştir Atatürk ilkelerine, devrimlerine … Gecenin karanlığında alıp götürdüler koca çınarı… En büyük hakem olan “tarih” çaldı düdüğü:”Ofsayt!..”