Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Münazara Şaşkınlığı...

17 Ağustos 2008 Pazar

Kendimi şanslı olarak nitelendirdiğim az sayıdaki konulardan biri de öğrenim süremde hiç münazaraya katılmamış olmamdır.

Ne Göztepedeki 4üncü Pansiyonlu İlkokulda ne Yeldeğirmenindeki Atatürk Ortaokulunda ne de Haydarpaşa Lisesindeki sınıf hocalarımız bize münazara yaptırdılar.

Yaptırsalardı iyi olmaz mıydı?

Bana göre olmazdı.

İnsanın, daha küçük yaşlarda inanmadığı, ama ödev olarak belirlenmiş görevleri yerine getirmeye, hem de kırık not korkusuyla inanmadığı görüşleri savunmasını oldum olası yadırgarım.

Bu görüşümün elbette bilimle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Münazara, geçmişte uygulanan eğitim kurallarına göre yararlı sayılıyormuş ki düzenleniyormuş. Şimdilerde de yapılıyor mu bilemem.

Herhalde çocuklara topluluk önünde konuşma yetisi kazandırmayı amaçlıyormuş ki eğitimin gözdelerinden biri sayılıyormuş.

Bilim adına çizmeyi aşmadan söyleyeyim ki laf ebesi yetiştirmenin münazaradan başarılı bir yöntemi olamaz.

***

İnsancıl dergisinin 2008 Ağustos sayısında Cengiz Gündoğdunun Yıldız Güncesi bölümünü okurken 3 Haziran Salıda yazılanları okuyunca, şanslılığıma bir kez daha sevindim.

Soner Yalçının Hürriyette yayımlanan (25.05.2008) incelemesini usta edebiyatçı ve gazeteci Demirtaş CeyhunAydınlıktaki yazısında (01.06.2008) yorumlamıştı.

Yalçının, ABDnin Kültürel Özgürlük Komitesinin dünyayı kendi ülkesinin çıkarı için yürüttüğü yönlendirme çalışması konusunda verdiği bilgileri, Ceyhun usta somutlaştırmıştı. Örnek olarak da kimi televizyon kanallarındaki tartışma izlencelerinden söz açmıştı. Söz konusu tartışma izlenceleri için de şöyle yazmıştı:

... eskilerin deyimi ile bir münakaşa değil; tam karşıtı, bağlı oldukları camiaların inanç ve görüşlerine uygun yorumların kelime oyunları, laf cambazlıkları ile izleyicilere benimsetilmeye çalışıldığı, eskilerin deyimi ile bir münazaradır aslında.

Münazarayı da şöyle nitelendiriyordu: Münazarada iki önerme vardır. Ya olumlanır ya olumsuzlanır. Bundan ötürü münazarada akıl yürütülmez.

İşte size Türkiyede zurnanın zırt dediği nokta:

Akıl yürütmeme.

Başka bir deyişle düşünmeyi, özellikle de eleştirel düşünceyi dışlama...

***

Televizyonlarda izlenen tartışma programlarından bir bölümü, bırakın akıl yürütmeyi özendirmeyi, bilgi aktarımı konusunda bile, insanın doğru olarak bildiği konularda ikirciklenmesine yol açıyor.

Belki de amacı bu. Önce bildiklerinin yanlışlığına inandır, sonra da kendi yanlışlarını kafalara doğru diye şırınga et.

Üzücü ama itiraf etmeli ki başarılı bir yöntem. Buna kendi görüşünün liderlerinin, hocalarının, efendilerinin söylediklerini de ekleyince mantık büsbütün yoklara karışıyor.

***

Söz konusu programları düzenleyenlerin ve sürekli katılımcılarının cemazüyel evvellerini araştırma olanağı bulunsa, çoğunun okullarının düzenlediği münazaralarda üstün başarı gösterdiklerinin ortaya çıkacağına kalıbımı basarım.

Ama artık münazaralar, öğretmenin değil, hocaların gözüne girmek için düzenleniyor.

Eskiden hoşlanmadığı bir işi yapmak zorunda kalanlar, işsiz kalmaktan duydukları korkuyu Ne yaparsın ki. Evde evlat ü iyal var gerekçesine bağlarlardı.

Devir değişti. Ona bağlı olarak, doğru olandan her gün biraz daha uzaklaşan geçerli olan devrine girdik. Tabii gazeteler de dahil gönüllü münazaracılara da gün doğdu.

Bu devir değişmesin ki maddi ve manevi çıkarlar da bozulmasın.

Bakalım daha ne kadar münazara ve monolog izleyeceğiz?

Çünkü münazara mantığıyla yetiştirilenler ve onlara uyum sağlayanlar az değil...

[email protected]