Milliyetçilik kazandı, ümmetçilik kaybetti mi?

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Günlerdir “Kim ne kadar FETÖ’cü” didişmesi yüzünden cadı avlarıyla, cemaat itirafçılarıyla ve “McCarthyist” yayıncı-sunucularla toz duman gündemin anaforunda çok önemsediğim bir konuyu ele alma fırsatı bulamadım.

Geçen haftaki yazısında Aydın Engin’in Yenikapı mitingi kulisinde İslâmcı bir medya mensubuyla sohbetinden, bana da zarif bir göndermede bulunarak aktardığı bir konu bu.

Mevzubahis kişi, “Tayyip Bey ümmetçilik atından inip milliyetçilik atına binmiş gibi. Atı da ha bire kırbaçlıyor, dörtnala kaldırıyor” demiş. Aydın Abi bu noktada gözlerinin “konunun uzmanı” olarak beni aradığını ama ben miting kalabalığı içinde kaybolmuş olduğumdan, çaresiz sohbeti sürdürmek durumunda kaldığını belirtiyor.

Ardından devam eden diyaloğa geç de olsa odaklaşıp orada o anki eksikliğimi telafi etmeye çalışayım!..

İslâmcı gazetecimiz (özetle) diyor ki “Aslolan Müslüman olmaktır. Arap mı, Türk mü, Kürt mü, Habeş mi hiç fark etmez. İslâm ümmetidir aslolan… Ancak şu miting meydanında ağır basan ne?”

Aydın Abi “Milliyetçilik” cevabını verip muhatabından da onay aldıktan sonra “Bu, sizin mahallede bir olumsuzluk olarak mı değerlendirilir” diye sorunca şunu duyuyor:
“Olumsuzluk hayır, ama bir eksiklik denebilir. Ben sadece Tayyip Bey’in bilhassa darbe girişimi sonrasında milliyetçiliğe aşırı ağırlık tanıyıp İslâmî vurguyu, yani ümmet fikriyatını gölgede bıraktığı kanaatimi ifade ettim.”

Heyhat dünya! Bunları duyunca 20’nci yüzyılın başında 5 yıl sürmüş (1919-1924) Hint Hilafet Hareketi’nin önde gelen isimlerinden Muhammed Ali’nin Türkiye’de halifeliğin kaldırılmasının yarattığı hayal kırıklığı ile sarf ettiği şu bomba söz geldi aklıma:

“Allah insanı yarattı, Şeytan da ulusu…”

Muhammed Ali bunu “Milletler Çağı” denilen yeni dünya düzeninde “kavmiyetçi cereyanlar”ın İslâm’da birliğin (ümmetçiliğin) sembolü hilafet kurumunu nasıl gündem-dışı kıldığını acı acı netleştirmek için söylemiştir. Tabii parçası olduğu hareketin “reel” derdi, Britanya’dan bağımsızlaşmış bir Hindistan’da Müslümanlar olarak Hindu çoğunluk içinde ezilmeme ve erimeme yolunda “kimliksel” bir dış-tutunum noktası arayışıydı.

Onun güvendiği dağlara kar yağdıran Mustafa Kemal’in reel derdi ise aynı Milletler Çağı’nda artık din adına “ittihat sembolü” olmaktan çok “ihtilaf kaynağı” olacağını fark ettiği “enternasyonalist” bir kurumdan kurtulup yeni ulus-devletle uyarlı bir “nasyonal” din, bir “Türk İslâmı” var etmekti. (Satırbaşlarıyla geçiyoruz, lütfen yazılmayanları bilinmiyor sanarak saldırmayın!)

Peki, “Tayyip Bey”in reel derdi ne ki gazeteci arkadaşımız ümmetçilikten milliyetçiliğe belirgin bir “ricat” izlenimini kaydetme gereği duyuyor?

Herhalde şu: Yıllardır neo- Osmanlıcı düşler, pan-İslâmist (ümmetçi) hedeflerle Ortadoğuİslâm coğrafyasında liderlik arayışıyla dönülüp dolaşılıp avuçlar yalandı. Ve şimdi de meşum darbe girişiminin yarattığı kaygılar eşliğinde MHP fikriyatını da “soğurarak” milliyetçilik atına binilip onu şaha kaldırmaktan başka çare kalmadı.
Elbette bu, laikliğe endeksli değil, Türk-İslâm sentezine temellenen “post-seküler” bir milliyetçilik, ama işte milliyetçilik!..

Dünya, Ortadoğu ve Türkiye realitesi, AKP ve önderini İslâm adına dışa-dönük yayılmacı yaklaşımlardan kopardı, yoğun İslâmî belâgat eşliğinde içe-dönük bir “millî birlik” arayışıyla yetinme noktasına getirdi. An itibarıyla böyle.

Tabii bu bir bakıma (ve bizim bakış açımızdan “pozitif” yönde) “İslâmcılık”tan da yüz geri etmek demek ki bunun bir dinamiğini de darbe girişiminden beri gerek “Başkomutan”, gerekse meydanlardaki “Ordu” tarafından dillerden düşürülmeyen “demokrasi” retoriği oluşturuyor.

Bunun gerçekte ne kadar “demokrasi” olduğunu daha önce “Demokratlarsız demokrasi” başlıklı yazımızda sorguladık ama şimdi onu bir kenara bırakalım! Çünkü sözde bile olsa “demokrasi”den dem vurduğunuz noktada onu ya “Şûra” lehine hiçe sayan ya da (en günceli IŞİD söyleminde karşımıza çıktığı üzere) “bir başka din” addeden İslâmcılık kulvarından koptunuz demektir.

Dolayısıyla bu ısrarlı “demokrasi” retoriği de (elbette bir istenmedik yan ürün olarak) size karşı cihatçı İslâmcılığın bu memleket sathında ekmeğine yağ sürecektir.
İşte böyle, dinle oynayınca yani “dinbazlık” yapınca bakın başınıza neler geliyor, yağmurdan kaçarken doluya tutuluyorsunuz!..

Ve darbe girişimi sonrasında size kala kala “post-İslâmist” bir milliyetçilik kalıyor.
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan!..  



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları