Hüseyin Baş

İsrail-Filistin Cephesinde ‘Yeni Bir Şey Yok’!

17 Ağustos 2008 Pazar

İsrail-Filistin sorununun 60 yıllık çözümsüzlüğünün eşi benzeri yok. Savaş, işgal, sürgün, doğmadan ölen sayısız barış girişimleri, ardından sil baştan yeniden devreye giren çözümsüzlük garantili kısırdöngü. Bir çıkmaz sokak, bir umutsuz vaka.

Sorunun gelgitlerle altmış yıldan bu yana sürüp gitmesi, kuşkusuz nedensiz değil; ABD, AB ve ne yazık ki BM ve Arap dünyası, kendi vatanlarında göçmen Filistin halkının çilesini neredeyse olağan saymakta, kanıksamış görünmektedir. İşgalci ve destekçilerinin arada bir barışa razı olur görünmeleriyse art niyetli gösterilerden ibaret. Aslında hakça bir barışı istedikleri yok. Bunun en çarpıcı kanıtını ise barış görüşmeleri sürerken İsrailin mevcut yerleşim bölgelerine yenilerini ekleyerek tüm dünyanın gözünün önünde kolonizasyonu sürdürmesidir.

ABD, AB, BMler neredeyse tüm uluslararası toplumun Saddamın BMler kararlarına uymadığı gerekçesiyle Irakı yerle bir etmelerine karşın, aynı BMlerin sayısız kararına zerrece aldırmayan İsrail söz konusu olduğunda tepkisiz kalmaktadır. Bu açık bir çifte standart, dahası düpedüz bir suç ortaklığıdır.

Arada bir gündeme gelen barış umutlarının ortak kaderini ise kısa sürede çıkmaza girmesi ve başka bahara ertelenmesi oluşturmaktadır. Bunun son örneğini ise geçen yılın kasım ayının sonlarına doğru sorunun çözümü için ABD Başkanı W.Bushun Annapolis Barış Zirvesigirişimi oluşturmaktadır. İsrail Başbakanı Olmertle Filistin lideri Mahmut Abbasın bir araya geldikleri zirvede W. Bush yıllardır özlenen Filistin Devletinin, başkanlığının sona ereceği 2009 Ocaktan önce kurulacağının müjdesini vermiştir. Gerçekten de zirveyi izleyen dönemde taraflar en yüksek düzeyde görüşmelere başlamışlar, Başkan Bush da her iki ülkeyi ziyaret ederek görüşmelerin barışı getireceği umudunu vermişti. Ama bu son barış girişiminin de açıklanan sonuca ulaşamayacağı, kaderinin eskisinden farklı olmayacağı şimdiden ortaya çıkmış görünmektedir. Bölgedeki gelişmelerse sorunun çözümünü kolaylaştırmaktan uzaktır. Yolsuzlukla suçlanan Olmert başbakanlıktan çekileceğini açıklamıştır. W. Bushun günleri sayılıdır. İsrailde aşırı sağcı Likudun lideri Netanyahunun iktidara gelmesi beklenmektedir. Dinci Hamas, başka işi yokmuş gibi Gazzeyi ele geçirerek ilk kez işgalcinin özlediği Filistinin bütünlüğüne darbe indirmiştir. Bu arada İsrail, tıpkı eskisi gibi, barış görüşmeleri sürerken işgal altındaki topraklarda kalıcı olduğunun kanıtı olarak Doğu Kudüste ve Batı Şeriada kolonizasyona ve utanç duvarının inşasına devam etmektedir

***

İşgal altındaki topraklara, barış gösterip yerleşme vuran göz boyama politikaları yetmiyormuş gibi tarihin gelmiş geçmiş en korkunç ırk ayrımının ve soykırımının kurbanının çocukları, bugün ne yazık ki benzer ırkçılığı Filistin halkına uygulamakta sakınca görmemektedir. Bu kimsenin saklısı değildir. Daha birkaç gün önce, elleri arkasından bağlı Filistinli göstericiyi bir İsrail askerinin yakın mesafeden ateş ederek yaralaması, dünya basınında bir ibret belgesi olarak yer almıştır.

İşgalcinin Filistin halkına yönelik ırk ayrımı uygulamaları ve halka tanrının her günü çektirilen cehennem azabı ise her türlü tahminin üzerindedir. Bunun son kanıtını; ırk ayrımının, aşağılanmanın dehşetini uzun yıllar yaşayan, ne var ki Nelson Madelanın liderliğinde onunla savaşarak ırkçılığı yere seren Güney Afrika yurttaşı, ırk ayrımı karşıtı Yahudilerden oluşan 22 kişilik bir heyetin işgal atındaki Batı Şeriaya yaptığı ziyaret fırsatıyla Filistin halkına uygulanan ırk ayrımını ve eziyetleri gözleriyle görerek, izlenimlerini Le Mondeun muhabirine anlatmaları oluşturmaktadır. (Le Monde, 20-21, 08). Bu uzun söyleşinin tamamını vermemiz zor. Sanırım sadece bir ikisini aktarmak yeterli olacaktır. 22 kişiden oluşan heyette eski bakan yardımcıları, eski vekiller, yargıçlar, gazeteci, yazar ve sendikacılar ve insan hakları savunucuları yer almaktadır.

Andrav Feinstein İsraili ve işgal altındaki Batı Şeriayı ilk kez ziyaret ediyordu. Bu Güney Afrikalı Yahudi,Büyük Felaketteannesini, kız ve erkek on kardeşini kaybetmişti. Ailesinin yok edildiği ürkünç Auschwitz dehşetini anımsatan Yad Vashem anıtını ziyaret ettiklerinde çok duygulanan bu ırk ayrımı karşıtı eski vekil, Hebronda gördüklerinden de dehşete kapılmıştı. Kolonlar, yani Yahudi yerleşimcilerin Filistin halkına küfürlerle taş yağdırdıklarını görmüştü. Judaizm adına nasıl böyle davranılabilirdi? Birkaç yerleşimciyi korumak için koskoca bir esnaf mahallesi nasıl bir hayalet kente çevrilebilirdi?

Barbara Hugonun izlenimleri ise şöyle: Batı Şeriada yerleşimci kolonlarla Filistinlilerin ayrı yolları olduğunu dehşetle gördüm. Filistinliler bir yerden öbürüne gitmeleri için İsrail yetkililerinden izin belgesi almak zorunda. Bu bana Güney Afrikadaki ırkçı rejimin siyahlara seyahat için pass’, geçiş belgesi vermelerini anımsattı. Beyazlarsa siyahlardan ayrı bölgelerde yaşıyorlardı. Ama hiçbir zaman ayrı yollar’, ‘güvenlik engelleri’, kontrol noktaları, ayrı oto plakaları, belli bölgelerde ikamet zorunluluğu yoktu. Hebronda çocukların gözlerindeki korkuyu, Naplusta Filistin kamplarının sessizliğini gördüm. Kent kuşatılmıştı. Askerler tepeleri tutmuştu.Tüm kontrol noktaları askerin denetimi altındaydı.” Eski sağlık bakan yardımcısı ve Kongre üyesi Nazzwe Madlalaya göre ise: İşgalin ağırlığı, sert kısıtlamalar ve tam ayrımın gerçekleştirilmesi arzusu göze çarpıyor. Ordu her yerde hazır ve nazır. Kotrol noktaları önünde uzun kuyruklar. Askerlerin halka yönelik saldırıları Güney Afrikadaki ırkçı rejimden beter. İnsanlık dışı.”

Filistin halkının çilesi sürüyor. Dünya seyrediyor, tepkisiz, utanmasız!