Güven ve Huzur?..

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Çok partili demokratik rejimin geçerli olduğu bir ülkede, yüzde 47 oy oranıyla tek başına iktidara geçen bir parti döneminde, devlet hayatının ve toplumsal yaşamın güven ve huzura kavuşması beklenir.

Türkiyede bu beklentinin tam tersi yaşanmaktadır.

*

Bu durumun sorumlusu elbette iktidar partisi AKPdir.

1923 Cumhuriyetinin ve demokrasinin temel taşı laikliğin sorgulanması ve dışlanması ülkeyi büyük bir huzursuzluğun içine itmiştir.

Herkes, şu veya bu şekilde, bir büyük hesaplaşmanın endişesi sürecine girmiştir.

Çünkü laik Cumhuriyetin ılımlı İslam devleti niteliğine dönüştürülmesi projesi, bölgeye egemen olmak isteyen güçlerin de desteğiyle sıcak bir gündem oluşturuyor.

*

Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün yalnız AKP oylarıyla Çankayaya oturması tedirginliği arttıran bir boyut içeriyor.

Yeni Cumhurbaşkanı bu tedirginliği gidermek için sözde olumlu laflar etse de fiiliyattaki tutumu ile çelişmektedir.

Bu çelişki yalnız iktidar partisinin Cumhurbaşkanı olduğunu ileri süren muhalefetin fikirlerine güç kazandırıyor.

Çankayanın anayasadan yana tarafsız bir teminat olmak niteliğinden söz açmak bugün için olanaksızdır.

*

AKP iktidarına gelince ortaya daha da huzursuzluk ve güvensizlik aşılayan bir tablo çıkıyor.

Anayasa Mahkemesi bu partinin laiklik karşıtı bir merkez olduğunu dile getiren kararını yüzde 90ı aşan oyçoğunluyla almıştır.

Ne var ki kararın üstünden çok geçmeden, iktidarın bu yolda ısrarla yürüyeceğine ilişkin çeşitli göstergeler ve eylemler gündeme girmiştir ve girmektedir.

Ülkenin hali böyleyken içeride ve dışarıda huzursuzluk ve güvensizliği arttıran başka olaylar da çoğalmaktadır.

*

İçeride Ergenekon davası adı verilen, sınırları, içeriği, amacı saptanamayan bir davanın yankıları günden güne büyüyerek medyayı sarmıştır.

Suçları izlemek ve suçluları cezalandırmak amacına dönük olması gereken savcılık iddianamesinin içeriğindeki yasadışı tutumlar, belirsizlikler, delilsiz suçlamalar, medyada her gün asılsız tartışmalara ve propagandalara malzeme oluşturmaktadır.

İş öyle bir noktaya erişmiştir ki kimin telefonunun ne amaçla dinlendiği, kimin hangi gerekçeyle gözaltına alınacağı konusundaki spekülasyonlar toplumu baştan aşağıya sarmış, güven ve huzuru baltalayan bir içeriğe kavuşmuştur.

*

Bütün bunlara medyanın son bir yılda nitelik değiştirdiği gerçeğini de eklemek

gerekir; çoğu gazete ve televizyonun Amerikadan Katara kadar

uzanan dinci sermayenin eline geçtiği de bir gerçektir.

Bu süreç basın-yayın özgürlüğünü fiilen ortadan kaldıran bir sonuç doğurmaktadır.

*

Bu koşullara sürüklenen laik Türkiye Cumhuriyeti dünyanın en muhataralı bölgesinde kendi kendisini savunmak zorundadır.

Savunabilecek midir?

Her gün geniş katılımlı törenlerle kaldırılan ve tepkilere neden olan şehit cenazeleri böylece sürüp gidecek midir?

Amerikan güdümü altında olduğu dünya medyasında sık sık dile getirilen iktidar bu konuda ne düşünmektedir? Geleceğe yönelik bir planlaması var mıdır?

*

İyi kötü, dışarıya borçlu harçlı bir ekonomisi olan Türkiyede huzursuzluk ve güvensizlik, bu yoğunlukla daha ne kadar yaşanabilir?

Bölgemiz süper güçlerin rekabeti altındadır. Irak ve Gürcistan olayları çelişkilerin derinleştiğini vurguluyor.

Kendi içindeki soru işaretlerini gün geçtikçe büyüten bir Türkiyede geleceğe güvenle bakabilmek olası mıdır?