Atilla Özsever

Haber âşığı Murat Sabuncu

14 Ocak 2017 Cumartesi

Sevgili Murat, sana böyle hitap etmek isterim. Gerçekten haberle yatıp kalkan ve nerede olursa olsun hep haberi düşünen, olayı farklı bir tarafından nasıl vereceğini kafanda evirip çeviren bir kişi olarak tanıdım seni…

Yıl 1994, sen daha 25 yaşındasın. Nedim Şener ile birlikte Milliyet Ekonomi Servisi’ne geldiniz. Biraz mahcup, saygılı ama gözlerinin ışığından gazeteciliğe çok yatkın bir kişiliğin olduğu anlaşılıyordu. Sokağı da çok severdin, hemen dışarı çıkıp haber toplama gayretlerini hatırlıyorum.

Nitekim laiklik karşıtı Aczmendilerle ilgili bir haberin mahkemelik oldu. Beşiktaş’taki eski Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin bir salonunda duruşmaya çıktın. Arkanda, dinleyici bölümünde Nedim ile ben oturuyordum. Sen de, bizim desteğimizden de hoşnut olarak özgüvenli bir biçimde yaptığın haberi savundun ve sonuçta beraat ettin.

Arkadaşlarını sahiplenmeye de özen gösterirdin. Orhan Tekeoğlu, borsa muhabiri olarak Anadolu Ajansı’ndan gazetemize gelmişti. Nedense kısa bir süre sonra işten çıkarılacakların listesinde yer aldığını öğrenince, bizleri seferber ettin. Sen, ben ve Nedim, Milliyet’in Haber Müdürü Salim Alpaslan’ın odasına gittik. Hatta ben ayakkabılarımı boyatıyordum, ayağımda terlikler vardı. “Abi, bırak öyle gel, Orhan’ı işinden çağırdık, buraya getirdik. Şimdi işten çıkaramazlar, hep birlikte savunalım” deyince kendimizi Salim’in odasında bulduk. Orhan, başta senin gayretlerinde gazetede kaldı.

Daha sonra Milliyet’te ekonomi servisi şefi oldun. Toplantılarda herkesin görüşünü açık bir biçimde savunmasını isterdin hatta yaratıcı fikirlere daha çok ilgi gösterirdin. Ben izine çıkmıştım. Fethiye’de tatildeydim. Bir baktım telefon çalıyor, santraldan bağladılar, karşımda sen.

“Abi memur maaşları şöyle arttı, enflasyon da şu kadar. İşçi, memurun alım gücü ne kadar düştü” gibi sorular soruyorsun. Ben de çalışma hayatına baktığım için mutlaka benim görüşümü istiyorsun. Artık bunu hınzırlığından mı yaptın yoksa gerçekten görüşümü mü merak ettin, o zaman tahmin edemedim. İzin dönüşümde de bu olay epey şaka konusu olmuştu…

Gazetede zaman zaman üst düzey yöneticilerle iş hayatından kaynaklanan sorunların olurdu. Milliyet’in kafeteryasına gidip bana, Nedim’e içini dökmek isterdin. Konuşup, tartışıp ne yapmamız gerektiği konusunda kararlar alırdık.

2002’de, yani senle gazetede geçirdiğimiz 8 yılın sonunda Milliyet’ten ayrılmak durumunda kaldım. Kıdem tazminatımı 4-5 taksitte ödeyeceklerdi. Sen gazetenin mali koordinatörü ile konuşup taksit işini 2’ye indirmiştin.

Daha sonra da irtibatımız kopmadı. Sen de çalıştığın birkaç işyerinden ayrılıp sıkıntılar yaşadın. Bu kez Nedim, bir kumpas davasından içeri düşmüştü. Onun görüşmecisi olarak her hafta Silivri Cezaevi yollarındaydın. Bu, gerçekten büyük bir dostluk ve özveri örneğiydi.

Tutuklanmadan 15-20 gün önce seni Cumhuriyet’teki odanda ziyaret ettim. Türkiye için kaygılıydın ama yaptığın görevin de farkındaydın. Hem basın tarihi, hem de kişisel tarihin açısından önemli ve onurlu bir görevi yerine getirdiğinizi ifade ettim. Sen de bedel ödemeye hazır olduğunu söylüyordun…

Sizler, demokrasi ve basın özgürlüğü mücadelesine ciddi biçimde katkıda bulunuyorsunuz. Bu mahpusluk süreci elbet bitecek, onurlu ve dik duruşunuzla kucaklayacağız sizleri…

Mektubumu, eşin Eylem Türk Sabuncu’nun 4 Ekim 1999 tarihli Milliyet’te benim “Emek ve İnsan” sayfasında yer alan “Umut uzantısı” şiiri ile noktalamak istiyorum. Hepinize selam olsun…

Uzun doğar hayata insan
Kısalır yaşamın uzunluğunda
İnce kenarları yüreğinin
Kaldıramaz kalın yortusunu zamanın
Sevmek bir ifadeyse
Ve korkmak bir anlayış
Teker teker çözülecek içimde
Uzatacağım hayatı yeniden
Aldırmadan kimseye
Dalacağım içine……..
İçinden geldiği gibi denir de
İçinden gelen nedir insanın
Gülmek mi sualsiz
Ya da ağlamak mı cevaben
Dışı ve içi yoktur insanın
Korkuları vardır
Korkuları kaybetmektir ansızın
Sevdiceğini…
Ancak uzun doğar hayata insan
Birleşince kısalır umutsuzluğu



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları