Çiğdem Toker

Tutuklu hâkimler ve savcılar

29 Mart 2017 Çarşamba

“Yok. Kendimizi ifade edebileceğimiz hiçbir kanal yok. Daha önce bu konuyu yazdığınız ve tabii ki kadın olduğunuz için sizi arıyorum.”
Telefondaki sesin diksiyonu düzgün. İfadeleri net, kararlı.
Adı bende saklı. Diyelim ki Aysun olsun.
Aysun Hanım, 16 Temmuz’da gözaltına alınan bir yargıcın eşi.
Evet, 16 Temmuz. Darbe girişiminin hemen ertesinde gözaltına alınıp ardından ihraç edilip tutuklanmış ve toplam sayısı 4 bini geçen hâkim ve savcılardan yalnızca birinin.
Nadiren de olsa, ses cılız da çıksa; nadiren ve cılız çıkan o seslerin aktarıldığı mecralar ölümüne kısıtlı olsa da şu soruları duymuş yahut okumuş olabilirsiniz:
“Bir gecede ihraç edilip cezaevine gönderilen yargıç ve savcıların terör örgütü üyesi olduğu darbe gecesi mi anlaşıldı da yasal inceleme-soruşturma olmaksızın alelacele içeri atıldılar?”
“Velev ki terör örgütü üyesiydiler, o zaman neden 16 Temmuz’a kadar beklendi?”
“Yoksa palas pandıras alınan hâkim ve savcılar daha önceden farklı nedenlerle mimlenmişti de 15 Temmuz darbesi bir zemin mi oldu?”

***

“Ben eşimin en çok bir haftada geri döneceğinden o kadar emindim ki” diyor Aysun Hanım.
Şaşkınlığının hâlâ geçmediğini söylüyor:
“Biz Cumhuriyet değerlerinin benimsendiği bir ailede yetiştik. Eşimin Cemaatçilikle yan yana anılması olacak şey değil. Tersine, hep tepkiliydi.”
Aysun Hanım, eşinin YARSAV üyesi olması ve HSYK seçimlerinde Yargıda Birlik listesine oy vermediği için “fişlendiği” kanısında. Yalnızca kendi eşinin değil, HSYK seçimlerinden Yargıda Birlik listesine oy vermeyen çok sayıda hâkim ve savcının “FETÖ’cü” diye fişlendiğini, bunun pek çok ortamda konuşulduğunu paylaşıyor.

‘Çocuğa askerde dedik’
Ağır ceza reisi eşinin, mahkeme önüne çıkmadan dokuz aya yaklaşan tutukluluğun ilk ayı üç hücrede geçmiş. İki çocuklarından büyük olanı ilkokula bu yıl babası cezaevindeyken başlamış.
Kızının okumayı öğrendikçe, askerlik görevinde sandığı babasını -iki ayda birgörünce bu kez durumu anlayabileceğini söylüyor. Cümlesini tamamlayamadan sesi boğuklaşıyor.
Telefonda bir süre karşılıklı susuyoruz.
Aysun Hanım’ın en çok tuhafına giden ise eşi gibi iddianamesi çıkmadığı halde salıverilen bazı hâkim ve savcılar. Haksız yere yatan herkesin tabii ki tahliye edilmesi gerektiğini ama hukuken bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamadığından yakınıyor.
Durumun HSYK’ye sorulduğunda “onlar itirafçı” yanıtını aldığını ancak itirafçı olmayan yargıçların da salıverildiğini bildiğini söylüyor.
Yaşanan ihlalin gazete ve TV’lerde haber olmayışına inanamıyor.
Ergenekon ve Balyoz davalarının olanca hukuksuzluğuna karşın, mağdur olanların kendilerini bugüne kıyasla daha çok sayıda mecrada ifade edebildiklerini, bunu böyle söylemekten bile üzüntü duyduğunu belirtip ekliyor:
“Bugün Türkiye’de binlerce hâkim ve savcının iddianamesiz yargılanmayı beklediği bilinmiyor bile. Kimsenin haberi yok bundan. Haberi mi yok, yoksa unutuldu mu, ondan da emin değilim.”
Durumun ne kadar süreceğini bilmemenin ıstırap olduğunu vurguluyor.
“Çocuklarımın başında sağlıklı kalmak zorunda olmasam kendi adımı da eşimin adını da verirdim. Lütfen kusura bakmayın” diyor.
Kusur? Ne kusuru.
Ben ona ülkenin bir yerindeki cezaevinde, tutukluluğu dokuzuncu aya yaklaşan eşi için, o da bana Silivri’de iddianamesiz tutuklulukları altıncı aya yaklaşan sevgili arkadaşlarım için en iyi dileklerimizi iletiyoruz. “İyi ki Cumhuriyet gazetesi var” diyor .
Ve “İnşallah hayırlısı olur” diye ekliyor telefonu kapatırken.
Böyle.