Ahmet İnsel

Çoğunlukçu tahakküm üzerine

13 Mayıs 2017 Cumartesi

İçinde bulunduğumuz yüzyılda özgürlük, eşitlik ve dayanışma idealleri üzerine kurulu demokrasi mücadelelerinin karşısına giderek daha fazla çoğunlukçu tahakküm politikaları çıkacak. Kendilerini “gerçek demokrasi” ya da “otantik demokrasi” olarak tanımlayan çoğunlukçuluğun birinci özelliği, kendinin toplumun bütününü mutlak biçimde temsil ettiği iddiasıyla ülkeyi yönetmesidir. Bu nedenle çoğunlukçu yönetimler devletin bütün kurumlarının çoğunluğu temsil edenlerin doğrudan yönetimi altında olmasını meşru addederler. Yalnız devlet kurumlarının değil, sivil toplum kurumlarının ve kamusal alanın bütünü çoğunluğun temsilcilerinin doğrudan denetimi ve büyük ölçüde yönetimi altında olmalıdır. Çoğunluğun değer, talep ve arzuları hayata geçirildiği zaman ve sadece o zaman gerçek demokrasinin hayat bulduğunu iddia eder.
Bu çoğunlukçu anlayışın bir farklı ifadesi, kendini yerine göre halk ve millet olarak tanımlayarak, mutlak olduğu kadar muğlak bir bütünün adına konuşma ve eylemedir. “Biz, halkız” veya “ben milleti temsil ediyorum” iddiaları, halk ve millet kategorilerini yekpare bir bütün olarak tanımlayıp bunun temsil tekelini bir kişiye, bir çevreye, bir politik gruba teslim eder. Bu durumda, yönetimdeki kişi, grup veya parti ile devlet kurumları arasında hiçbir mesafenin kalmaması doğallaşır. Yargı ve güvenlik güçleri partizanlaşır.
Çoğunlukçu rejimde sorun, çoğunluğun taleplerinin karşılanmasının egemen olması değildir. Bu talepler adına bir tahakküm oluşturulmasıdır. Bu tahakküme sadece azınlık değil, sonuçta çoğunluğuk da maruz kalır. Ne var ki çoğunluğun parçası olarak kendini tanımlayanlar, tahakkümün kendi adlarına uygulanmasına rıza göstermeye devam ettikçe, çoğunlukçu yönetim demokratik iddialı iktidarını sürdürmeye devam eder.
Kendini milletin veya halkın yegâne temsilcisi olarak ilan etmek, aynı zamanda bütün yasa ve kuralları, millet veya halk adına keyfi biçimde değiştirme yetkisine sahip olunduğu inancını pekiştirir. Bu ise, iktidara kendi yasalarına bile gerektiğinde uymama dayanağı verir. Sadece genel hukuk ilkelerinin değil, yürürlükteki kanunların da uygulanmadığı, keyfiliğin hükmettiği bir yönetim ortaya çıkar. Devletin ve kamusal alanın iktidardaki güçle bütünleşmesinin en vahim iki sonucu, yargının keyfileşmesi ve kamu kaynaklarının kullanım amacının özelleşmesidir.
Çoğunlukçu yönetim anlayışı için muhalefet fitnedir, bölücülüktür. Halk veya milletin düşmanı olmaktır. Muhalefetin düşmanlaştırılması, millet veya halkın varoluşuna yönelik asli tehdit olarak şeytanlaştırılması, olağanüstü durum yönetimi gereği gerekçesiyle keyfiliğin süreklileşmesini sağlar. Hemen hemen bütün çoğunlukçu yönetimler, muhalif hareketleri çoğunluk için varoluşsal bir tehdit olarak tanımlar ve bunlara karşı aldıkları keyfi kararları bu varlık ve yokluk mücadelesinin bir gereği olarak sunarlar.
Kendini halk veya milletin yani mutlak ve bölünmez bütünün temsilcisi olarak tanımlayan güçler, iktidarda uzun bir süre kalınca, iktidarı seçim yoluyla kaybetmeyi kabul etmemeye başlarlar. Seçim yasaları kendi lehlerine değiştirilir. Seçim yarışı, her seçimde artan büyük bir eşitsizlik altında gerçekleşir. Bunları seçim güvenliğinin ortadan kalkması izler. Çoğunluk adına tahakküm kuran ve uygulayan güç, çoğunluğu temsil etme iddiasını da artık sadece kendi belirlediği kurallara göre, hatta kendine menkul biçimde üretmeye başlar. Artık söz konusu olan sadece despotizmdir.
Aldığı çoğunluk desteğini ileri sürerek, kendini halkın veya milletin sözcüsü, temsilcisi olarak tanımlayan iktidardaki tahakkümcü güce karşı mücadelede düşülmemesi gereken tuzak, muhalefetin kendini gerçek halk veya gerçek milletin yegâne temsilcisi, sözcüsü olduğunu iddia etmesidir. Böyle bir iddia, çoğunlukçu iradenin dayandığı toplumsal kesimleri çok güçlü bir kendini savunma içgüdüsü içinde iktidar etrafında kenetlenmeye sevk eder. Çoğunlukçu tahakküm karşısında halkın sadece çoğul olarak var olduğu gerçeğini ısrarla vurgulamak ve bunu savunmak gerekir. Bu da çoğunlukçu irade karşısında siyasal muhalefetin toplumun eşitlik içinde çoğulluğunu gerçekten kabul etmesiyle, özgürleşmenin birden çok yol ve biçiminin olduğuna inanmasıyla ve dayanışmayı evrensel bir ilke olarak savunmasıyla mümkündür. Çoğunlukçu tahakküme karşı ancak gerçekten çoğulcu bir hegemonya kurmaya çalışarak mücadele etmenin demokratik yollardan kazanma şansı vardır.



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Bir otokrat prototipi 1 Eylül 2018
Kayırma ekonomisinin bedeli 28 Ağustos 2018

Günün Köşe Yazıları