Önce Ekmek...

10 Kasım 2013 Pazar

“Artık günlerimiz böyle bahtiyar geçecek
Her akşam soframızda daha taze mübarek
Göz nuru karşılığı kazandığım şey ekmek...”
Hemen herkesin söylediği gibi, her şey ekmek için. Mübarek, kutsal ekmek...
Yere düşmüş bir ekmek parçasını yerden alıp öperek bir güvenli yere koyan insanlarımız...
Savaş yıllarıydı. Bir kiloluk ekmek üçte bire inmişti. Yine fırınların önünde insanlar birikiyordu. Her gün biraz daha kalabalık. Kuyruklar uzayıp gidiyordu Saraçhane fırınının önünde? Bütün Türkiye’ye en büyük sıkıntı ekmekten geliyordu. Küçüldü, buğdaya başka şeyler katıldı, yani bozuldu... “Önce ekmekler” öyküsünü yazdığımda on sekiz yaşındaydım. Fırınların önünde beklemek yorucuydu. Bekle bekle, sonra sana küçük bir ekmek versinler.
Bir aileye bir ekmek yeter, ama kimileri fırından ellerinde üç beş ekmekle çıkıyordu. Ne olur ne olmaz, ya yarın bulamazsak korkusuyla...
İkinci Dünya Savaşı’nın dışındaydık. Ama büsbütün değil, yine de mutlu olmalıydık, sınırlarımızda çatışmalar olmadığı için? Ama ne olur ne olmaz diye on binler askere alınmıştı. Nazi Almanyası’nın ordusu Edirne’nin önündeydi. Her an her şey olabilirdi.
Neyse o günlerdeki iktidarın, daha doğrusu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün ustalıklı politikası bizi yeni bir savaş derdinden kurtardı. Çok sıkıntı çektik, ama bütün dünya milletlerinin ister istemez katıldığı 2. Dünya Savaşı’na katılmadık.
Ne olduysa oldu ama ekmekler düzelmedi. Barış günlerinin beyaz ekmeği, francaları unutuldu gibi. Ülkenin doğal yaşantısı daha da kötüleşti... Sonra barış geldi. Barışı da soğuk savaş diye yeni bir deyim yaptık... Gerçek savaşın türlü olanaksızlığı daha yıllarca yaşandı. Belki de hâlâ yaşıyoruz...
Savaş bitti, bu kez ilk genel seçimde yeni bir sağcı parti ortaya çıktı. Demokrat’tan AKP’ye... Hemen hemen birbirine benzer politikacı takımının yılları başladı. Şimdi on yıllık bir partinin ve onun liderinin yönetimindeyiz. Bu gidişle yeni bir yönetimi bir türlü göremeyeceğiz...