Köşe Yazısı

A+ A-
Olaylar ve Görüşler

AYNUR TUNCEL YAZGAN - Kanunsuz engelleme

21 Temmuz 2017 Cuma

TBMM’ce onaylanmadığı için geçerliliği ve bağlayıcılığı tartışmalı olan bir KHK’ye itibar ederek, tutuklular bakımından vazgeçilmez olan avukat görüşünü kısıtlamaya çalışmalarını, hukuken açıklamak olanaksız

[Haber görseli]

İlgililer bilir, OHAL kapsamında açılan soruşturmalarda tutuklanan şüphelilerin avukatları ile görüşmeleri, 667 sayılı KHK ile sınırlandırılıyor. Bu KHK, 22 Temmuz 2016’da çıkarılıp 23 Temmuz 2017’de Resmi Gazete’de yayımlanmışsa da TBMM’nin tatilde olmasından dolayı 30 günlük sürenin donduğu iddiası ile onay işlemi ancak 18 Ekim 2017’de gerçekleştirilebildi. İşlemin “667 sayılı KHK’nin onaylanması” biçiminde değil, KHK’nin sayısı belirtilmeden ve metinde bazı değişiklikler yapılarak, “kanun çıkarılması yolu ile” gerçekleştirildiği, 6749 sayılı kanunun 19 Ekim 2017’de Resmi Gazete’de yayımlandığını bilmekte yarar var.

Avukatla görüş kısıtlaması
Bu KHK’nin 6/1-d normu ile tutukluların, avukat görüşmelerinin; “toplumun ve infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürülmesi, suç örgütlerinin yönlendirilmesi, talimat verilmesi gibi açık ya da şifreli mesajlar iletilmesi olasılığının varlığı halinde, savcı kararıyla, teknik araçlarla kaydedilebileceği, hazır bulundurulan bir görevli ile izlenebileceği, gün ve saat ile sınırlandırılabileceği, aksi durumlarda sonlandırılıp sulh ceza yargıcı kararı ile yasaklanabileceği”, tutuklu ile avukat arasında el değiştiren belgelere ya da yazışmalara “el konulabileceği” öngörülüyor. Nitekim, 25 Temmuz 2016 sonrasında infaz kurumlarından sorumlu savcılıklarca bu KHK’nin de TBMM’ce onaylanmasının beklenmediğini, kendilerine verdiği sınırlama yetkisinin, belirtilen tehlike “olasılığına” dayanılarak eşit ve genel biçimde tüm OHAL tutukluları için kullanıldığını biliyoruz.

Gerekçesi yok
Uygulama böyle sürerken, bazı tutuklular hakkında davalar açılıp kovuşturma evresine geçilince, infaz kurumlarının davalara bakan mahkemelere doğrudan başvurarak, artık sanık olan ve mahkemelerin denetimine geçen tutukluların avukat görüşmelerinde ne tür önlemler alınacağını sordukları görüldü. Mahkemeler, bu yöndeki soruları, sanki kendilerinden sınırlama kararı verilmesini isteyen bir tali ceza davası açılmış gibi değerlendirerek ve 676 sayılı KHK’ye dayanarak, “tutuklular yönünden şifreli haberleşme ihtimaline binaen cezaevindeki avukat görüşlerinin ve mektup/faks gibi haberleşme araçlarının kullanımının 3 ay süre ile kısıtlanmasına” biçiminde kararlar verdiler. Aslında bu uygulama 676 sayılı KHK ile değiştirilmek istenen Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun (CGTİHK) md. 59’a dayandırılıyor ama bu durum gerekçede açıkça yazılmıyor.

Koşulları umursamıyorlar
Çünkü söz konusu maddenin KHK ile değiştirilmek istenen yeni hali, avukat görüşmelerinin sınırlanabilmesini bir dizi koşula bağlıyor. Bu koşullar, tutuklular ile avukat hakkında, “toplumun ve infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürüldüğüne, suç örgütlerinin yönlendirildiğine, örgütlere talimat verildiğine, açık ya da şifreli mesajlar iletildiğine ilişkin bilgi, bulgu ya da belge elde edilmesi” olarak gösteriliyor. Demek ki, 676 sayılı KHK onaylansa ve CGTİHK’yi değiştirdiği ya da aykırı düzenleme içeren diğer maddelerini askıya aldığı kabul edilse dahi, belirtilen koşullar yok ise, mahkemeler savunma hakkını sınırlayamayacaktır. Çünkü avukatın sanık ile görüşmesinin yalnızca güvenlik amacı ile uzaktan gözle izlenebileceği, içeriğinin hiçbir kısıtlamaya tabi olmadığı CMK md 154 ile düzenleniyor ve aynı norm, tutuklu sanık için CGTİHK md 114/5 ile de güvence altına alınıyor. Her iki yasanın da anayasa kuralları ile belirlenen usullere göre düzenlenip yürürlüğe girdiği ve yargıcı mutlak surette bağladığı, 676 sayılı KHK henüz TBMM tarafından onaylanmadığından, bu tür KHK’ler ile herhangi bir yasanın askıya alındığı kabul edilerek gözardı edilemeyeceği, tartışmasız bir durum.

Venedik Komisyonu raporu
Venedik Komisyonu’da 12 Aralık 2016 günlü raporunda, avukatla görüşmenin suç örgütü ile irtibat kurulması tehlikesine yönelik olarak kabul edilen fiili karinenin her olayda kişiye özgü bir biçimde incelenmesi ve ikna edici gerekçeye bağlanması gerektiği anımsatılıp KHK’lerin getirdiği sınırlamaların rutin bir usul haline getirilemeyecek, sınırları dar çizilmiş bir istisna olarak kalması öneriliyor. Hükümetin OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu’nu kurarken bu rapora verdiği önemin, yargıç ve savcılarca da gösterilmesi “hukuk devleti” ilkesinin bir gereğidir.
BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi bağlamında 1984 yılında ilan edilen ve hak sınırlaması yaparken hep akılda tutulması gereken Siracusa İlkeleri md 54 ile şöyle deniyor: “Her bir önlem, ‘gerçek”, ‘açık’, ‘mevcut’ ya da ‘yakın’ tehlikeye ilişkin olmalıdır ve sadece potansiyel bir tehlikenin bulunduğu değerlendirmesine dayanarak alınmamalıdır.”
Hal böyleyken mahkemelerin 03 Ekim 2016’da çıkarıldığı halde henüz TBMM’ce onaylanmadığı için geçerliliği ve bağlayıcılığı tartışmalı olan bir KHK’ye itibar ederek, üstelik belirsiz biçimde savunma hakkının kullanımında büyük değer taşıyan ve tutuklular bakımından vazgeçilmez olan avukat görüşünü kısıtlamaya çalışmalarını hukuken açıklamak olanaksız. Tabii OHAL, “keyfilik ve denetimsizlik yönetimi” değilse!

AYNUR TUNCEL YAZGAN
Avukat, İstanbul Barosu Adil Yargılama
Takip Merkezi Başkanı

Tümü Olaylar ve Görüşler - Son yazıları

Tam sayı (298/113): Siyasi partilerin suskunluğu 23 Mayıs 2019 Per
MİLLİ EĞİTİMİN BÜYÜK ÇÖKÜŞÜ 22 Mayıs 2019 Çar
Hangi dil bayramı? 22 Mayıs 2019 Çar