Olaylar Ve Görüşler

‘Toplumun durumu’, ‘yargının durumu’dur Prof. Dr. Sami SELÇUK yazdı...

07 Ekim 2017 Cumartesi


Eğer yargının durumu, toplumun durumunun izdüşümü ise, ilkin toplumumuzun
nereden nereye geldiğini belirlemekle işe koyulmalı. 18’inci yüzyılda Batı, yüzyılların en büyüğünü yaşamaktadır: Aydınlanma. Osmanlı’da ise 1776’da Mühendishane-i Bahri Humayunu kuran Baron de Tott’un başına gelenler kahredicidir. Baron’un tavsiyesiyle Padişah, matematik okulunun kurulmasını buyurmuştur. Kimi sözüm ona “hendeseci”ler matematiği çok iyi bildiklerini belirterek buna karşı çıkarlar. Baron, onları iki hükümet yetkilisinin önünde toplar ve üçgenin açılar toplamını kendilerine sorar. Müderris bahriye subayları tartışmak için izin ister, sonra da, Pisagor’dan (MÖ 570-495) 2.200, Öklit’ten (MÖ 323-275) 2.000 yıl sonra şu yanıtı verirler: “Üçgenine göre değişir”. Olay 1770’te Rusların Osmanlı donanmasını yakmasından üç yıl sonra, 1789 Fransız Devriminden 16 yıl öncedir. Oysa 1730’larda Fransız Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmet Paşa) matematik dersleri de vermiştir, ama yine de durum budur. (Mémoires sur les Turcs ve les Tartares, Paris, 1784, cilt-III, s. 212-215).
Aydınlanma yüzyılının Avrupa’da iki büyük önderi vardır: Büyük Friedrich (1712-1786) ve 2. Katerina (1729-1796). İkisi de sürekli düşünürlerden yararlanırken Osmanlı Padişahı, Friedrich’ten ülkesini kurtarmak için üç müneccim istemektedir.
İnanç ve bilim alanlarını ayrıştıran idealist Aydınlanma yüzyılını, işçi ve burjuva sınıfının çatışmasını yaşayan maddeci on dokuzuncu yüzyılı birleşimci (sentez, kokteyl) yirminci ve şimdilerde de postmodern yirmi birinci yüzyıl izlemektedir.
Ne var ki, benim toplumum, bütün bu gelişmelerin dışındadır. Cumhuriyet silkinmesi de uzun sürmemiş, bugün de bilinçli olarak inatla bu gelişmenin dışına itilmektedir...
1900’de bugünkü anlamda hiçbir ülkede demokrasi yok. Şimdilerde ise 100 ülkenin yaklaşık 70’inde çok partili rejim var. Halklar demokratikleşiyor, kapalı rejimlere başkaldırıyor. Bilgisayar iletişimiyle demokratikleşen bilgi ve kültür, üniversitenin tekelinden çıkmış, saniyeler içinde insanlara ulaşıyor. Batı tartışmacı demokrasiyi aşmış, hiper-demokrasiye asılmakta. Devletin alanı daralmış, bireyin alanı büyüyüp çoğalmış.
Benim toplumumda ise yarım yamalak bir demokrasi var. AİHM’de en çok hüküm giyen ülke, hiç hüküm giymeyen ülkeler arasına girmesi bir düş.
Oldum bittim yönetemeyen demokrasinin sancılarını çekiyor toplum.
Matbaa 1438’de bulunmuş. İlk kitap Batı’da 1455’te basılmış. Osmanlıda Yahudiler 1488, Ermeniler 1567, Rumlar 1627’de, Müslümanlar ise 1438’den 289 yıl sonra 1727’de ilk kitaplarını basmışlar.
ABD’de on bin kişiye 1400, İngiltere’de, Fransa’da 2100, Türkiye’de 1 kitap düşüyor. Bir yılda Japon bin kitaptan 250, İsviçreli 100, Fransız 70, Türk 1 kitap okuyor. Okudukları da bilim dışı.
Onca devrime karşın kadının durumu iç açıcı değil.
Ulusal gelirde, uzun/sağlıklı yaşam, bilgi/öğrenim ölçütlerine göre ülkemiz 200 ülke içinde 80’li sıralarda. PİSA araştırmalarına göre çocuklarımız gerilerde. 2006 üniversite sınavlarında 15- (8-3)=10 sorusuna 750.000 öğrenci yanıt verememiş.
Doğa bilimleri yüzyıllarca yasaklanmış. Baron de Tott’un başına gelenler bunun sonuçlarını açıklamakta.
“Hele bir yola çıkalım, göçer düzenini yolda kurar” kafası, yerleşik düzene tam tamına geçemediğimizin göstergesi. Ama halâ geçerli. Bu yüzden yurt bilicimiz eksik. Yurt sadece düşmana karşı korunmaz. Zenginlikleri çoğaltılarak gelecek kuşaklara aktarmakla korunur. Bu ülkenin en zengin topraklarında zehirli varillerini çıktığını ve tepkilerin eni konu bir hafta sürdüğünü, yıllarca aynı davranışın yinelendiğini kimse unutmasın.
Diyarbakır surlarını, Konya Selçuklu Sarayını, Muşta en eski kiliseyi yıkan; 7 Ekim 1571 İnebahtı (Lepanto) yenilgisini sakal kesmeye benzeterek, Rus tarihini en çok etkileyen ve dünyanın “Büyük” dediği Petro’ya “Deli” diyerek kendisini kandıran bir toplumda tarih bilincinin bulunduğunu kimse söyleyemez.
2004’te kotardığı T. Ceza Yasası’nda bir hukuksal terime dönüşen “istek” sözcüğünü “istem”le karıştıran, birbirini izleyen maddelerde “istem” ve “talep”ten söz edip terim birliğini ıskalayan, “kasıt” terimini Hindistan’daki “kast” ile karıştıran; karıştırdığı yetmiyormuş gibi yanlış cümle kuruluşuyla tanımlayan bir ülke burası. (Doğru tanım: “Kasıt, suçun yasal tanımındaki öğelerini bilerek ve isteyerek gerçekleştirmektir.”
Tunalı Hilmi Caddesine gidin, dükkânların adlarına bakın. %70’i yabancı dille yazılmış. Öğrenciler, mersi, okey, baybay diyorlar birbirlerine. Cemal Abd-ün-Nasır, “Türk’lerin dili bile yok. Sözcüklerimi geri alsam konaşamazlar“ derken haksız mı? Böyle bir toplumda dil ve ulus bilinci olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bu bilinçlenmeler yoksa ortada “ulus” da yoktur.
Yine 2004’de bile aynı Yasa’da “gerçek ülke” içinde yer alan Ankara’yı, Konya’yı, Kayseri’yi bile “sanal ülke” içinde tanımlayan (T. Ceza Yasası, m. 8) bir ülkede uygar toplum olmanın ölçütü olan “hukuk bilinci”nin bulunduğunu da söyleyemezsiniz.
Toplumda hukuk bilinci yoksa, “uygar ulus” da yok demektir.
Tömer’e göre, ilköğretim döneminde bir çocuk, ABD’da 71000, Almanya’da 70000, Arabistan’da 12.700, Türkiye’de 6000 sözcükle karşılaşıyor. Açık büyük. Evreni bu denli az sözcükle tanıyıp algılayan ve ABD’li bir öğrencinin on ikide biri algıyla yarışanlardan oluşan bir toplumda ne bilim gelişir, ne hukuk ne de demokrasi. ,
Böyle bir toplumda neler yaşanmaz ki!
Yaşananlardan birini Sayın Velidedeoğlu’nun 29 Eylül 2017 tarihli yazısında okudum ve kahroldum. Olay doğru ve şöyleydi: Savcılığın kanıtların toplanamaması nedeniyle “ek süre” istemesi, sanık Avukatı Prof. Dr. K. Bayraktar’ın “...330 gün hiç dört duvar arasında kaldınız mı? ‘Kanıtlar toplanmamıştır, yakalanmayan sanıklar gelmemiştir’ deniliyor. Biz çocuk muyuz? Gelinceye değin üç-beş yıl bekleyecek miyiz?” sorusuyla karşı çıkması ve Mahkemenin Başkanına bir kitap sayfasının tıpkıbaskısını vermesi üzerine Sayın Başkan, sanık savunmanına şöyle demiş: “Bizim, sizin vereceğiniz derse ihtiyacımız yok!”
İlkin, bu yanıtı hiç yadırgamadım. Çünkü yaşanan olay, Sokrates’siz, Descartes’sız, Kant’sız ve Aydınlanmayı yaşamamış bir toplumun yargılamaya yansımalarından biridir. Yanıtı da bu yazının ilk cümlesinde verilmiştir: Toplum neyse her üyesi, her yargı da odur.
İkinci olarak da, bu toplumda bütün okumuşlar gibi, biz hukukçular da, çile insanlarıyızdır. Bu tür olaylara alışmışızdır. Çoğumuz, nasıl bir dürtünün etkisiyse, mesleğimizde “monşerler” diye anılırız. Sözgelimi, bu ülkede kırk yıl yargının içinde bulunan, hukukla ilgisi elli yılı aşan benden hukuktan anlayanlar, zaman zaman görüş sormuşlar, anlamayanlarsa bana akıl vermişlerdir. Beni buna bu toplum alıştırdı.
Hem kimin haddine dört koca yıl hukuk öğrenimi görmüş, mahkeme başkanı olmuş, artık öğreneceği yeni bir şey kalmamış bir yargıca akıl vermek?! Belki 20, 25 yıldır da dev hukuk bilgisiyle yılmadan usanmadan hukuk dağıtıyor, önemli kararlar veriyordur, kim bilir?
Ama yargıcımızın küçük bir yanılgısı var. Belli ki kendisini Sokratik sorularla sorguya çekme alışkanlığını hiç duymamış, bu- gün de duymamakta. Latince “her şeyden kuşkulan!” (de omnibus dubitantum!) savsözünü, Descartes’ın “bilginden kuşkulan!” kuralını hiç ciddiye almamış, bugün de almıyor; her şeyi bildiğini, algılama kapılarını kapattığını açıkça söylüyor.
Durum üzücü. Bu yüzden izinleriyle meslektaşlarıma diyeceklerim olacak.
Yargıç, her şeyden önce her insan gibi bir ahlak ve hukuk öznesi; ayrıca hukuka göre insanca adalet dağıtan duyarlı tek adrestir; bu yüzden de biricik sığınaktır. Çünkü adalet, en küçük yabancı öğeyle bir çırpıda kirlenebilen değerler üstü tek değerdir.
Birleşmiş Milletlerce benimsenen 2003 “Bangalor Yargı Etiği İlkeleri”ne ve Mecelle’ye (m. 1792) göre, yargıç, bilge (hakîm) ve anlayışlı (fehîm) olmak zorundadır. Böyle olabilmek ve kalabilmek, meslek bilgisini, becerisini ve bireysel yeteneklerini sürdürebilmek ve artırabilmek için bilimi ve hukuktaki gelişmeleri sürekli izlemek, kendisini güncellemek; taraflar, tanıklar, avukatlar ve kamu görevlileriyle görüşürken nazik ve saygılı (mekîn), sabırlı ve vakur (metîn) olmak; yasama, yürütme, taraflar, halk, kamuoyu, basın, meslektaşları karşısında bağımsız; kendi inançları ve görüşlerinden arınmış olmak zorundadır. Bu nitelikleri taşımayan bir yargıç, yetenekli ve mesleğine yaraşır (layık), dürüst, (müstakîm) ve güvenilir (emîn) olamaz; tarafsız, doğru, tutarlı, eşitlikçi adalet dağıtamaz.
Özetle mesleğimizi koruyalım ki, adalet kirlenmeden yaşasın!

Prof. Dr. Sami SELÇUK 

 



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları