Olaylar Ve Görüşler

Kadına takılan takılar ERAY KARINCA

17 Kasım 2017 Cuma

Kız alıyorsan, gelin (gelen) ediyorsan, kız veriyorsan, boşanmada da ziynetini kim takarsa taksın ayrım yapmadan kadına vereceksin. Görenekler bile böyle diyor ama Yargıtay sinsice bir karar alıyor

Ülkemizde bir el, sürekli kadınların yasalardan kaynaklanan ya da örf, âdet ve göreneklerden gelen kazanımlarını tırtıklıyor. Bunların bazısı medeni nikâhtan önce imam nikâhının kıyılmasına uygulanan yaptırımın, -hak ve özgürlükleri koruması gereken- Anayasa Mahkemesi’nce iptali ya da medeni nikâhın özüyle bağdaşmadığı, ikiliğe yol açacağı vb. itirazlara rağmen müftülere nikâh kıyma yetkisinin verilmesi iken, bazısı da kadına şiddete, kadın cinayetlerine gizlice gösterilen tolerans ya da zorunlu arabuluculuk gibi sinsice olabiliyor.

Yargıtay kararları
Kadın aleyhine bu geri dönüşün, kadınların haklarının sinsice geri alındığı/ alınmaya çalışıldığı örneklerden biri de aile mahkemelerinde önemli bir yekün tutan boşanma aşamasında açılan ziynet eşyalarının iadesi davaları. Bu davalardaki bazı gelişmelerden kadının önemli bir kazanımının daha deyim yerindeyse tırtıklandığını, kadının bu kez ekonomik kazanımının ustaca elinden alındığını görüyoruz. Nitekim Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, Esas No: 2013/13015, Karar No: 2013/15720 kararına göre, “Yine kural olarak, evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun kadına bağışlanmış sayılır”mış. Yine 2017/ 803-715 sayılı bir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararına göre de “Diğer taraftan evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır”mış.

Neden sınırlı?
Bu kuralın ne olduğunu, neden “kadına takılan” olarak sınırlandığını, neden tamamının kadının olmadığını karardan anlayamıyoruz. Buna göre fiziki olarak “kocaya takılmışsa, kocanındır” gibi düz bir mantık kullanıldığını ya da eşit muamelede bulunmanın hedeflendiğini düşünmek mümkün. Ancak bu düz mantık, doğası gereği salt egemen olanın, açıkça söyleyelim somut olayda ataerkil zihniyetin işine yarayacağı için haksız sonuçlara yol açıyor. Çünkü eşit olmayanlara eşit muamele etmek demek, en hafifinden eşitsizliğe göz yummak demektir. Sinsice yerleştirilmeye çalışılan bu yorumun amacının son tahlilde, kadının boşanırken de güçsüzleştirerek nihai hedef olan onu evde oturtarak erkeğe koşulsuz itaatini sağlama amacına hizmet etmek olduğu kuşkusuzdur.

Amacınız ne?
Soruyu tekrarlarsak, hani kim takarsa taksın ve kime takılırsa takılsın düğünde takılanların tümü kadınındı? Kim, hangi el, ne zaman bu ayrımı getiriverdi? Nihai amaç ya da bilinçaltı, kadın tıpkı evliyken olduğu gibi boşanırken de kocasının insafına kalsın, şiddet de görse, da her türlü zulme boyun eğsin, evinde otursun ve kadın ekonomik ve sosyal yaşamdan çekilsin, evde çocuk baksın, temizlik ve yemek yapsın, kocasının ihtiyaçlarını karşılasın olduğu için, özellikle şehirlerde küçük burjuvanın mülkiyetçi ve küçük hesapçı damarının etkisiyle erkeğin üstüne takılan takılar erkeğin, kadının üstündekiler ise kadının ayrımı meşrulaşıverdi. Çünkü ataerkil zihniyet, kadını kendi silahıyla vurma kurnazlığını gösterecek denli sinsiydi. Örneğin alıp vermenin kendisi kötü ve yanlış ise bundan yararlanmak da yanlış değil miydi? Değildi, çünkü dünya üzerindeki eşitsizlik giderilmiş değildi, mülkiyetin yüzde 90’ından fazlası hâlâ erkeklerindi ve karar mercilerinde hâlâ kadınlar çok azdı... Para ve güç erkeklerin elindeyken birtakım felsefi yorumlarla kadını ekonomik olarak zayıflatma lüksü kabul edilemez.
Kadın aleyhine olan bu yorumun bu denli kolayca benimsenmesinde Yargıtay’ın 3. Hukuk Dairesi’nin aile hukukuna ilişkin olarak çok az çeşitte davaya bakıyor olmasının, dolayısıyla toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin farkında olmayışının da etkisi olabilir mi? Bu soruya yanıtımız evet ise, toplumsal cinsiyet eşitliği konusuna yüksek yargının da eğitilmesi gerekli.

Takı nedir?
Ne var ki binlerce yıllık geçmişe sahip belki de mağara döneminden kalma altyapısı olan ve dilimize de kadının gelen (gelin) olmasından, kız alıp kız verilmesinden, (kızın, kendi evinden verilip başka bir eve alınmasından) doğan bir kazanımın bir şekilde geri alınması, tarihsel ve antropolojik kocaman bir haksızlıktır. Çünkü Anadolu’da kadınlar küçük yaşta evlendirilirken, kızlar verilip alınırken kız çocuğunun annesinden babasından, kardeşlerinden koparmanın, onun gönlünü etmenin bir yoludur, karşılığıdır, onu ziynetlerle süslemek. Ve bu görev de kuşkusuz kızı alana düşer. Evlenirken ziynet kadının süsü iken, boşanırken pardon tüm bunlar seni kandırmak içindi mi deniyor şimdi? Değilse, alıyorsan vereceksin. Bu toplumsal, bireysel olgunun üstüne efendim “oğlan tarafı oğlana taktı, takanın muradı oğlana ekonomik yardımdı, öyleyse takılar oğlanındır” diyemezsin. Haksızlıktır bu. Küçük hesaptır. Bu geleneğin kökenini bilmemek, düşünmemektir. Çünkü hâlâ kızlar gelin gidiyor, çünkü hâlâ kızlar veriliyor, çünkü hâlâ kızlar alınıyor.
Umarım ve dilerim ki Yargıtay’ın ilgili dairelerince konuya bir de bu açıdan bakılarak -eğer bakılmadıysa- kadının boşanırken evliliğin doğasından kaynaklanan bu hakkından mahrum bırakmaktan vazgeçilir veya yiğit bir aile mahkemesi hâkimi bu türden bir bozmaya karşı bir kez daha direnir ve böylece kadınlar tarihsel bir haklarını daha geri alırlar.

ERAY KARINCA
Avukat, emekli aile hâkimi



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları