Arif Kızılyalın

Fanatikleri bırakın, sokaktakilere bakın

08 Eylül 2008 Pazartesi

İstanbul’da da, Atina’da da, Erivan’da da bir grup çıkıyor; toplumun, komşuların, aynı coğrafyanın insanlarının keyfini kaçırıyor. Ne var ki Ulusal Futbol Takımımızın 2.5 günlük Erivan macerasının tamamı göz önünde bulundurulduğunda stattaki fanatik partililerce (Taşnak Sütyun) caddelerde ve statta düzenlenen küçük çaplı protesto eylemleri haricinde Ermenistan yolculuğu kalıcı ilişkiler anlamında önemli bir kilometre taşı oldu. Sakın yanlış anlaşılmasın, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan arasındaki futbol bahaneli diplomasi turunu Türkiye’yle Ermenistan arasındaki dostluk nehrinde bir bardak su olarak kalır... Asıl sıcak ilişki; iki halk, iki toplum arasında başlamıştır meşin yuvarlak sayesinde...

Sokaklarda, kafelerde, restoranlarda dolaşmayan, akşam Ermeni müziklerinin yapıldığı tavernalara gitmeyen, Sargisyan Caddesi üzerindeki dolmacıda yemek yemeyen hatta eski püskü Gazel minibüslere binmeyen bu havayı anlayamaz... İşte Erivan’dan insan manzaraları... Maç saatini bekliyoruz... Güneş tepeye çıkmış... İstanbul’dan dostumuz, Şişlispor’un eski başkanlarından Haygaran Karasu’yla sokakta turluyoruz... Karnımız acıkınca bir restorana girdik. Siparişler, köfteler, salatalar derken ihtiyarca bir adam masasından kalkıp yanımıza gelerek bozuk Türkçesiyle “Hoş geldiniz... Burasını eviniz gibi görün” diyor. Yıllarca önce İstanbul’dan Beyrut’a, oradan da Erivan’a gelmiş. Daha sonra Karasu’yla Ermenice sohbet ediyorlar. Yanağımızdan öpüp yerine dönerken Şişlili arkadaşımız başlıyor anlatmaya... “Sana söylememi istedi. ‘Fanatiklere aldırmasın.. Biz Türkleri seviyoruz.. Atatürk uzun yıllar yaşasaydı dostluğumuz çok daha önce perçinlenirdi ama politikacı her yerde politikacı.. Onlar bozuyor aramızı’...” derken yemek yediğimiz restorana Cumhurbaşkanlığı özel korumaları giriyor. Maç öncesi bir şeyler atıştıracaklar. Hepsi takım elbiseli, kravatlı, siyah ayakkabılı. Genç kızlar gözlerini alamıyorlar Türk korumalardan.. İhtiyar adam bir kez daha geliyor... “Bir bizim polislere bak, bir sizinkilere... Türkiye çok ileri gitmiş... Bu temsil bile önemli” diyor...

Maçtan bir gece önce Abovian Caddesi üzerindeki Noah Ark Restaurant’da İstanbullu Ermenilerin davetlisiyiz. Masada kimler yok ki... Başrolde Garo Hamaciyan, Sarıyer’in son profesyonel Ermeni futbol yıldızı, şimdilerin Taksim Başkanı, Şişlispor’un şimdiki başkanı Gazaros Unan, eski başkan Haygaran Karasu, diş doktoru Karun Kovan, Agop Süzme, misafirleri Lidya, Los Angeles’tan gelen Arat ve ailesi, Ermeni Olimpiyat Komitesi üyesi Robert Canıbekyan ve olimpiyat madalyalı eşi... Etler geliyor, mezeler gidiyor. 4 kişilik bir grup da yerel Türküler söylüyor. Bazı sözcükler tanıdık. Birden başlıyor Sarıgelin’i okumaya... Yarı Türkçe yarı Ermenice... Daha sonra mavi boncuk şarkısı. Baştan sona Türkçe... Kadehler dostluk için kalkıyor. Yan masadaki bu grubu hiç tanımayan Ermeniler de katılıyor şenliğe. Kim Türk kim Ermeni, ne önemi var?..  Yine aynı gece Ani Oteli’nin önünde kahvelerimizi yudumluyoruz. Masada Milliyet’in spor yazarı Halil Özer de var. Dostluk, kardeşlik derken üzerlerinde ‘Armenia’ yazılı tişört ve formalar bulunan 4 kişi geliyor mekâna... “Eyvah, bunlar fanatik” derken Türkçe konuşulduğunu görüyorlar ve ‘merhabalaşma’... Rafi, New Jerseyli bir Ermeni. İstanbul’dan gitme. Yanındaki O’Hennes, Los Angeles’tan maç için gelmiş. Setrak ve arkadaşları da Fransa’dan. O gruptan sakallı ve Türkçeyi çok düzgün konuşan biri, masamızdaki turizmci Majak Ohanyan Çakır’a, “Sen Majak değil misin?” diyor. “Eyvah, kavga mı çıkacak?” derken sarılıyorlar. 28 yıl önce ilkokulu Nişantaşı’nda okumuşlar. Majak Türkiye’de turizmci olmuş, diğeri Cerrahpaşa’yı bitirip Paris’e gitmiş, ünlü bir anastezist. Hrant Dink Okulu’nun da kurucularından. “Ahh Hrant, bu sahneyi görseydin” demez mi?.. Onlar ağlıyor, bizim gözümüz yaşarıyor... Haygaran Karasu, “Bu kurayı kim çektiyse, Türkiye’yle Ermenistan’ı kim bir araya getirdiyse elini öpeceğim” diyor. Gazeteciliği yanında öğrendiğim Halil Özer, tüyleri diken diken olmuş... “Var mı böyle bir şey, şu futbola bak” demekten kendini alamıyor.

Artık maç saati... Stada taksiyle gitmek olası değil. Bizim Topkapı - Halkalı minibüslerine benzeyen bir araca biniyoruz. Para vereceğiz, Türk olduğumuzu anlayan şoför, “Bizden ol” diyor. Arkadaki Taşnak partili gruptan gençler ellerindeki ‘I’m from Bitlis’ pankartlarını saklıyor. Şoförün yanındaki orta yaşlı kadın, bu gruba dönüp sert bir şeyler söylüyor. Sonra da bana dönüp, “Türk arkadaş sakın çekinme. Biz aynı toprakların insanıyız. Bunlar cahil çocuklar, şu ötedeki kavşakta inersen stada hemen varırsın” derken boşalıyor gözyaşları... “Van’ı çok özledim... Dedem oralı, anneannem buralı...”

Evet, böyle bir 2.5 gün yaşandı Erivan’da... Erivan demişken Cumhuriyet Meydanı ve SSCB’den kalan dev parklar, bahçeler dışında eski püskü bir kent. Zengini zengin, yoksulu tam yoksul... Yemeklerimiz aynı, kayısı ve ceviz reçelleri bizimkinden güzel ama portakal ve incirde galiba Akdeniz Mutfağı önde. Çiğ börek, döner, kebap, sucuk, pastırma ortak tutkularımız.

Şimdi dört gözle onları bekliyoruz. Eminim İstanbullular da Ermeni dostlara onların bize gösterdiği misafirperverliği gösterir. Ne diyelim, futbol iyi bir bahane oldu...