Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Çaresizliğin tadı

17 Ocak 2018 Çarşamba

Edirne’de bundan beş yıl önce, dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın şehri ziyareti sırasında...
Bulunamayan kanser ilaçlarının temini için bakandan yardım istemeye çalışan...
Ve ne dediğine bakılmadan avucuna sıkıştırılan parayla baştan savulmasına isyan eden;
Kameralar karşısında “Ben dilenci değilim” diye gözyaşı döken;
Bakanın geri gelmesini bekleyip avcuna sıkıştırılan parayı onuruyla ona iade eden;
Bakanın gözlerinin içine bakarak;
“Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda” diye müthiş bir cümle kurabilen;
Yaşadığı bu kısacık karşılaşmanın ve o karşılaşmada yaşananların anlamını böylesine derin bir ifade ve etkili bir serzenişle kayda geçiren;
Dilek Özçelik....
Nihayetinde hastalığa yenildi.
O anlamlı ve soylu itirazı gibi ölümü de basın için haber değerindeydi.
Babası ardından sordu:
“Şimdi arayan soran çok oluyor ama ben evladımı kaybettim. Şimdiye kadar neredeydiler?
Hadi... Aynı soruyu şu an siz de sorun kendinize.
O görüntüleri izlediğiniz günden, bu haberi aldığınız güne kadar... aradaki beş yılda...
Siz neredeydiniz? Şu an neredesiniz? Ve yarın nerede olacaksınız?
O beş yılda ülkede neler yaşandı ve siz özel hayatınızda neler yaşadınız?
Dilek’in sarsıcı bir kısa film gibi olan o karşılaşmasını izlerken hissettikleriniz...
Size ne öğretti?
Hayatınızda neyi değiştirdi?
İktidarların halklara ve sorunlara yaklaşımı açısından bir ibreti sergiler gibi olup bitiveren o kısacık karşılaşmaya şahitlik ettiniz de, ne oldu?
İktidar üzerine etraflıca düşündünüz mü?
Çaresizlik üzerine?
Peki, ya çare üzerine?
“Onur gerçekten nedir” diye hiç sordunuz mu kendinize ya da birbirinize?
Ya da “İktidar neye yarar ve iktidar neyi yaralar?
Neden kapanmıyor, aksine derinleşiyor tüm yaralar?” diye.
Hayati bir sorunu dile getirmeye çalışan ve meselesi zerre kadar yetkililerin algısına ulaşmayan bir gencin o çaresiz ve öfkeli sitemi, tüm sert ve sarsıcı gerçekler gibi sadece o an içinize işledi...
Ve geçti gitti.
Şimdi Dilek öldü diye üzülüyorsunuz hep birlikte.
“Çok azımız bile onun kadar cesur olsak, onun kadar içten olsak, onun kadar akıllı ve onurlu olsak, şu anda bambaşka bir ülkede yaşıyor olurduk” bile diyemiyorsunuz birbirinize.
Başkasının hayatı ve başkasının trajedisi gibi izlediğiniz hikâyelerin aslında sizin kendi hayatınız, sizin kendi trajediniz olduğunu anlamadığınız sürece...
Kabullenişlerin ve kanıksayışların denizinde boğulmaya devam edeceksiniz.
Arada sırada karşınıza çıkan ağır gerçekleri hamasi trajedilere dönüştürüp vicdanlarınızı rahatlatmakla yetineceksiniz.
Bu arada başınıza ne geldiğinin farkına varmamaya devam edeceksiniz.
Dilek için hiç gözyaşı dökmeyin.
İlla bir şeye ağlayacaksanız, onun kadar “iyi” bir insan olamadığınız için... Kendiniz için ağlayın.
Kısacık hayatını en zor zamanlarında en doğru cümleleri kurabilmiş olgun ve kıymetli bir ruh olarak yaşayan bir insanı tanıdığınız halde...
Siz bitmek bilmez hayatınızı, söylenmesi gereken doğruları yutarak ve gördüğünüz haksızlıklar karşısında susarak yaşadığınızın farkına varın.
Ve sorun kendinize....
Her gün, her an, daha da derin bir çaresizliği tattığınız bu hayatta...
Neleri yutuyorsunuz?
Ve o yuttuklarınızdan neyin tadını aldığınızı sanıyorsunuz?

Tümü Mine Söğüt - Son yazıları

9’u 5 geçe siz neredeydiniz? 14 Kasım 2018 Çar
Silah ahlaka zararlıdır 9 Kasım 2018 Cum
Karnında sıpa sırtında sopa 7 Kasım 2018 Çar