Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

‘Sevgililer Günü’

13 Şubat 2018 Salı

Yıllar önce, bir arkadaş grubuyla Fransa’nın Bretagne bölgesinin, istiridyeleriyle ünlü sahil kasabası Cancal’in lokantasına gitmiştik. Beyaz sofra örtüleri kıtır kıtır lokantadan içeri girdiğimizde suratımıza çarpan manastır yatakhanesi sessizliğini çok yadırgamış ama aldırmamıştık. Sofraya oturunca, abartmadan gülüşüp söyleşmemiz, bir süre sonra tüm salonu etkiledi. Kısa sürede mırıldanma şeklinde başlayan masalardaki hareketlilik, gülüşmeye dönüştü, gecenin sonunda salonun orasında burasında kahkaha şimşekleri çakıyordu.
Gülmenin bulaşıcılığına Cancal’deki restoranda bir kez daha tanık olmuştum.
Sevgi de öyle, bulaşıcıdır.
Bu gözlemim zaman içinde “Sevgililer Günü”ne bakışımın değişmesine yol açtı. Hıristiyan dünyasında “Aziz Valentin Günü olarak da anılan, ama aslında Hıristiyanlıkla bir ilgisi olmayan bir Roma pagan şenliğinin 18. yüzyıl İngiliz şairi Chaucher’in bir şiirinden esinlenerek yeniden canlandırılmasının ürünü olan Sevgililer Günü”ne ülkemizde ilk moda olmaya başladığı yıllarda, kapitalizmin tüketimi arttırma manevralarından biri olarak, eleştirel açıdan yaklaşmıştım.

***

Zaman içinde toplumsal ve kişisel yaşamımızda sevginin ne denli değerli olduğunu anladığımda bu tavrım değişti. Sevgililer Günü varsın tüketimi arttırmak için uydurulmuş olsundu, yine de sevgi duygusunu harekete geçirmiş olması bakımından yararlıydı.
Her yeni doğan kız çocuğunun, birer çocuk gelin, birer kadın cinayeti kurban adayı olduğu bir ülkede kızlarımızı, kadınlarımızı yılda bir kez sevgi duygularının öznesi ve nesnesi haline getiren bir gün, gerekçesi ne olursa olsun, yine de iyiydi.
Erkek egemen toplumun, boyun eğmesiyle yetinmeyip mutlak itaatini beklediği kadınlarına yönelik olarak, yılda bir kez olsun sevgi sözcüklerine ve jestlerine önem vermesi, buyurgan magandanın “avradı”yla sevgi ortak paydasında buluştuğu, onu eşiti bir sevgili olarak algılaması hamervahlar topluluğu için yabana atılmayacak bir gelişme değil miydi?
Bu gelişmeyi sağlayan etken ne olursa olsun “Sevgililer Günü”ne yine de sahip çıkmak, pırlanta hediye olmadan da onun kadar değerli bir-iki sözcükle gönül alacak jestler yapmak gerekliydi.
Yarın yine 14 Şubat, yarın yine Sevgililer Günü.
Derim ki, Sevgililer Günü’ne ve sevgililerimize sahip çıkalım!
Sevgililerimize bize sevgi sundukları, bizde sevgi duygularını uyandırdıkları için, minnetlerimizi dile getirelim, Sevgililer Günü’nü ıskalamayalım.
Sonra kim bilir belki de geç olacaktır.
Belli mi olur, bir de bakarsınız ki, Sevgililer Günü de kuşkuyla karşılanacak, belki de yasaklanacaktır.
“Öyle de şey mi olurmuş, sevgi de mi yasaklanırmış” demeyin!
Nefretin şahlandırıldığı, egemene benzemeyen ve biat etmeyen herkesin hemen ötekileştirildiği, hikmeti kendinden menkul fetvacıların sol elle yemeyi günah ilan ettiği, çocukluğumuzun derin ve en temiz aşkı “Allah Baba” ifadesinin, Hıristiyan deyişi olarak cezalandırıldığı, yeni yılı neşeyle, umutla bekleme şenliğinin suçlandığı, ama kafası egemen ile aynı tornadan çıkmış yobazın çocuk tacizinin mazur görülüp kılıf altına gizlendiği bir ortamda, Sevgililer Günü’nün de Aziz Valentin bahanesiyle gâvurluk ve zındıklık olarak görülüp yasaklanmasından daha doğal ne olabilir?
Biat etmeyenin, aşağılandığı, horlandığı, dışlandığı, suçlandığı, ezildiği, yok edildiği, sevgiye sövüldüğü, ölümünün övüldüğü, nefretin şahlandırıldığı bir toplumda Sevgililer Günü’nün yasak, günah, suç sayılıp yasaklanmasında şaşacak ne var?
Yarın Sevgililer Günü. Ben yarın, minnetimi ifade etmek için, sevdiğime erken bahar müjdesi çiçekler sunacağım.
Size de tavsiye ederim, Sevgililer Günü’nü ıskalamayın!
Sonra belki bir daha fırsat bulamazsınız. Hiç belli mi olur!...

Tümü Ali Sirmen - Son yazıları

Emperyalizm ile savaş mı? 17 Ağustos 2018 Cum
Lefter yılı 14 Ağustos 2018 Sal
Deniz’leri idam değil, katlettik 10 Ağustos 2018 Cum