Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Ne farkları kalır?

10 Nisan 2018 Salı

Kimilerinin bu satırları okumaya başlayınca, “Sen hâlâ orada mısın?” diyeceklerini tahmin ediyorum. Nitekim cuma günkü “Vatan ve vatan haini” yazısına beklediğim tepkiler de geldi. Neyse ki yazıya olumlu yaklaşıp dikkat çeken Zeynep Oral ve Özgür Mumcu gibi kişiler, derdimi anlatmaktaki başarısızlığımın sınırlı kaldığını da gösteriyor.
Cumhurbaşkanı’nın yanına Genelkurmay Başkanı ve gösteri dünyasındaki iktidar yandaşı bir kısım zevatı da alarak yaptığı Hatay etkinliğinden söz ediyorum yine.
Konuya dönmenin nedeni, eleştiren okurları yanıtlamak değil. Okur eleştirilerine sinirlenip kavgaya tutuşan, efelenmek gibi haddini aşan davranışlara cüret edenlerden değilim, ama bu olaydaki yanlışlar yaşamsal sonuçlar doğuracağından, konuyu birlikte tekrar irdelemekte yarar görüyorum.
Her güç, kendi etiği ve onunla yakından ilintili estetiğiyle birlikte gelir iktidara.
Atalarımızın “her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” derken belirtikleri gibi, her etiğin sahibinin ona uygun bir estetik çerçevesi olur.
Biat kültürü üstüne taht kurmuş, asansörde kadın görünce halveti düşünen, yastık yorgandan, genç kaynanadan tahrik olan, insanı insan olarak değil bizler ve onlara diye anlayan, “devlet malı deniz yemeyen domuz” sloganıyla talanı mubah gören, vatanı yalnızca uğrunda kan dökülen fethedilmiş toprak parçası olarak algılayan etiğin estetiğinin de ona uygun olmasını doğal gördüğümden, sazlı sözlü, selfili melfili Hatay gösterisiyle ilgili olarak “herkesin zevki, sanatçısı, soytarısı kendine” diyerek, bana çirkin gelen yanları üzerinde durmayacağım.

***

Burada biatçı “sanatçılar!”la ilgili olarak, Kılıçdaroğlu’nun “rezil adamlar” nitelemesiyle, Meral Akşener’in, “ileride iktidar olduğumuzda, bu sanatçılara selam vermeyeceğiz” ifadelerindeki yanlışları bir kez daha vurgulamakla yetineceğim.
Aydınını, gencini, yazarını, akademisyenini, sanatçısını, biat edip etmediklerine göre ikiye ayıran ve ikincileri işsizliğe, adaletsizliğe, parasızlığa, çevreden soyutlanmaya, kısaca beyaz ölüme mahkûm ederek, kendine özgü bir uygulamanın anavatanı haline getirilmiş Türkiye’de muhalefet de, görüşleri veya davranışlarıyla ters düştüğü sanatçıları “rezil adamlar” diye niteler veya yarın iktidara geldiğinde selam vermeyeceğini söylerse, AKP iktidarından ne farkları olur ve Türkiye’ye Reis’inkilerden değişik önerecek neleri kalır ki?
İktidarın açtığı nefret söylemi yoluna koyulmak, onun gündem belirlemek ve politika saptamak konusundaki ustalığını kabul ederek peşine takılmak anlamını taşımaz mı?
Bugünkü iktidar ile mücadelenin yolu, savaşı nefret söylemi alanında kabul ederek değil, söylemi sevgiye, demokrasiye temel haklara saygı alanına çekmektir.

***

İyi saatte olsunların hışmını çekmesinden korktuğumdan adını vermekten kaçınacağım bir okurum, iktidarın nefret söylemini, hak - hukuk tanımazlığını, adalet düşmanlığını bu doğrultudaki gelenekselleşmiş edimlerini anımsatarak, “Sanki ülkede demokrasi varmış gibi davranamayız” diyerek yaşamsal bir noktaya parmak basıyordu.
Gerçekten, bugün Türkiye’de çok garip bir demokrasi savaşı var. İktidara sahip olanlar, güçler ayrılığını hiçe saymış, yargı bağımsızlığını çiğnemiş, devletin bütün erklerini keyfi uygulamalarının baskı unsuru haline getirmiş, dayatmacı bir tutum içindedir.
Bu durum karşısında sanki demokrasi varmış gibi davranmak saçmadır.
Ama yine bu durumla mücadele ederken, muhalefetin elinde demokrasiden, tanınmayan, çiğnenen hukuktan, sevgi, haklara saygı söyleminden başka bir araç yoktur.
Bu gerçeği görmeyenler, iktidarın kendilerini çekmeye çalıştığı batağa düşerler.
Bugün verilen asimetrik demokrasi mücadelesinin özelliği budur.
Bu duruma karşın, sevgi söyleminin, demokrasi isteminin, nefret söylemi ve dikta dayatması karşısında kazanacağından şek şüphem yok.

Tümü Ali Sirmen - Son yazıları

Yasak ve ceza çözüm değil 19 Ekim 2018 Cum
Kaşıkçı olayında neden İstanbul seçildi? 16 Ekim 2018 Sal
‘Asker kaçağı İsmet Paşa’! 12 Ekim 2018 Cum

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Meral Akşener, Zeynep Oral