Köşe Yazısı

A+ A-

İstanbul film festivalinden notlar: ‘Utanç’tan ‘Canavar’a...

12 Nisan 2018 Perşembe

Hayatımızdan 37. kez geçmekte ve yine bir bahar yağmuru gibi gökten film yağdırmakta olan festivalin ilk günlerinde benim başıma düşenler, “Utanç”, “My Generation”, “The Rider”, “Canavar”, “Bir Mahalle Hikâyesi”, “Eric Clapton”, “Sevme Beni” oldu şimdilik. Ingmar Bergman ustanın 50 yaşında çektiği, vaktiyle çeşitli ödüller kazanmasına karşın hakettiğince değerlendirilmeyip biraz unutularak göz ardı edilmiş önemli yapıtlarından, yıllar sonra yeniden seyrettiğim “Skammen-Utanç”(1968), kıyamet gibi felaketlere gebe büyük bir iç savaşın ayak sesleri duyulurken kaçıp sığındıkları ıssız bir adada tam bir tecrit yaşamı sürdürmekte ve suçluluk duygusuyla sürekli birbirleriyle didişmekteki, ‘aydın’ bir çiftin (yönetmenin demirbaş oyuncularından, benzersiz Liv Ullman- Max von Sydow ikilisi yine harikaydı gencecik halleriyle) hikâyesi aracılığıyla aktaran, savaşın yoğun şiddetini- dehşetini, ahlaki çöküntüye garkolmuş 20. yüzyıl insanının tüm aczini, tam yarım yüzyıl öncesinden uzak görüşlü ve duyarlı bir sanatçı yaklaşımıyla yansıtan, böylece günümüz dünyasının kaotik atmosferine de cuk oturan, distopik bir başyapıttı. Seyirciyi anlatıcı Michael Caine’in rehberliğinde, The Beatles, The Kinks, The Rolling Stones müzikleriyle arşiv görüntüleri eşliğinde, sinemadan müziğe, siyasetten modaya, sokaktan popüler kültüre kadar köklü değişimlerin- dönüşümlerin yaşandığı 1960’lı yılların İngilteresi’ne götüren “My Generation” belgeseliyse, Marianne Faithfull, Donovan, Paul McCartney, Roger Daltrey, Lulu, Twiggy gibi ünlülerin katılımıyla, David Batty’nin yönetmenliğinde gerçekleştirilmiş, o unutulmaz ‘60’ların ruhunu perdeye taşıyan, son derece eğlencelikli, sürükleyici olabilen bir dönem filmiydi. Katıldığı rodeo sırasında geçirdiği, kafatasını çatlatan ve bir daha ata binmesinin yasaklanmasına neden olan, ölümcül bir kazanın ardından büyük bir boşluk ve amaçsızlık sürecine giren, yoğun at sevgisini gitgide seyirciye de geçiren, genç bir Amerikan kovboyunun (Brady Jandreau) kahramanı olduğu, ilk filmi “Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar”la tanınan Chloe Zhao’nun yazıp yönettiği, çok ödüllü “The Rider”sa, kadın bir yönetmenin duyarlığını içeren, Amerikan tipi bir erkeklik eleştirisiydi, baştan sona gözalıcı ve hüzünlü tarafından.

Güzel bir aşk filmi

Ben Taviani kardeşlerin son filmi “Hesaplaşma”ya niyetlenmişken seans sorunu yüzünden kendimi içinde bulduğum, İngiliz yapımı “Beast-Canavar”, aile baskısıyla bunalıp evde kalmış, saf, genç bir adalı kadının (Jessie Buckley) yolunu gözleyip sevdalanarak yanına taşındığı, ona hep destek olan, asi ve yakışıklı ‘beyaz atlı prensi’nin (Johnny Flynn) yöredeki seri cinayetleri işleyen katil olduğu kuşkusuyla gözaltına alınınca herkese, her şeye karşın sevdiğini savunmasını hikâye eden, toplumsal önyargıların ve baskıların gerilimi gittikçe yükselttiği ama finalde mutlu sonla noktalanan, beylik klişelerden uzak durmaya çalışırken, görsel bakımdan görkemli manzaralar da sunan, güzel bir aşk filmiydi sonuçta. İngiliz Michael Pearce’ın yazıp yönettiği “Canavar”ın tersine Mayınlı Bölge bölümünde gördüğüm, taşıyıcı anne olması için genç bir göçmen kızla anlaşan zengin bir çiftin dramdan gerilime evrilip giderek korku filmine dönüşen, beylik bir hikâye anlatan, yönetmen Aleksandros Avranas imzalı,Yunanistan yapımı “Sevme Beni”yse türden türe savrulan, tam bir hayal kırıklığıydı benim için, Yorgos Lanthimos gibi gösterişçi, oyunbaz yönetmenlerin başını çektiği yeni Yunan sinemasından çıkagelen. Bükreş’in kenar mahallelerinden, kötü ünlü, adı çıkmış Ferentari semtindeki çingene müziği üstüne tez yazarken, yıllarca hapis yatmış eski bir suçluyla yakınlaşan utangaç bir antropologun ilişkisine kamera tutan “Bir Mahalle Hikâyesi”, Sırbistan doğumlu Bosnalı yönetmen Ivana Mladenovic’in, tabu yıkıcı, yer yer seyri zor, pek de olmamış, ilk uzun metrajıydı. Ünlü yapımcı Lili Fini Zanuck’un yönettiği “Eric Clapton: Perdelerin Ardında Yaşam”, bizim kuşağın ‘gitar prensi’ Clapton’un The Yardbirds-Cream’li gençlik döneminden ağır uyuşturucu-alkol bağımlılığı sürecine, evlat acısını tattığı acılı günlerine dek hayatının en başarılı ve dramatik bölümlerini, ilk kez ortaya çıkan arşiv görüntüleri eşliğinde perdeye taşıyan, etkileyici, değişik, iz bırakan, biyografik bir müzikal belgeseldi sonuçta