Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Okurlarla Bir Pazar

20 Temmuz 2014 Pazar

Okurlardan gelen pek çok mektup birikti. Birbirinden değerli iletiler arasından “pazar tadındaki” mektupları köşeme aktarmak istiyorum…
Houston Teksas’tan; Deutschland Über Alles -dünya kupası!- başlıklı yazım için bir değerlendirme yollayan Özgür İnal’ın satırlarıyla başlayalım. Futbolseverlere, Soccernomics kitabını önererek söze giren İnal, şöyle devam ediyor:
Spor yazarlarına ders olacak bir futbol yazısı yazmışsınız. Teşekkürler ve tebrikler. Fanatik bir Fenerbahçe taraftarıyım. Son yıllarda yönetim çok doğru işler yapsa da beni yıllardır en çok rahatsız eden konuya bir türlü çözüm bulamadılar: Genç oyuncuları takıma monte etme... Fenerbahçe’den bahsedecek olsam da bu tüm Türk takımlarının genel sorunu. 22 yaşında bir çocuk Almanya’ya Dünya Kupası’nı getiren golü atıyor. Bizde bırakın böyle bir finalde 22 yaşında bir futbolcuyu oynatmayı, ilk 18 kişilik kadroda bile zor görürsünüz. Buna karşılık Fenerbahçe 20 yaşındaki Salih Uçan’ı, 18 yaşındaki Recep Niyaz’ı oynatmayıp kiralıyor. Umarım daha önceki örneklere benzemez ama sonra bu çocuklar yok olup gidiyor. İstediğiniz futbol otoritesine sorun, Salih ve Recep bu ülkenin çıkardığı en yetenekli ilk 10 oyuncu arasındadır. Dünyada da çok rahat ilk 50’ye girerler. Yıllardır niye Messi, C. Ronaldo gibi yıldızlar çıkaramadığımızı düşünüp dururum. Vardığım sonuç şu ki yabancı hayranlığımız bunu engelliyor. 20 yaşındaki bir gence iki üç sene sabretmek yerine 10 milyon Avro’ya 29-30 yaşındaki bir ‘yabancı’ getirmek yöneticilere daha kolay geliyor. Bu yabancı hayranlığımız öyle bir raddeye varmış durumda ki Semih Şentürk gibi (2008 Avrupa Şampiyonası’nı hatırlayın) genç bir yetenek, Güiza gibi 14 milyon Avro bonservisle alınan bir yeteneksizin arkasında çürütülebiliyor. Şu anlamsız komplekslerimizi ve yabancı hayranlığımızı aşmadığımız sürece, bırakın sporu, hiçbir alanda bir adım ileriye gidemeyeceğiz. Güzel yazı için tekrar teşekkürler. Hoşça kalın....

Cumhuriyet’in katkısı…
Gönlünde gazetecilik yatan genç okurumuz Anıl Boduç ise “Pazar yazıları tarzından” çok hoşlandığını söylüyor: “
Yazılarınızı büyük bir keyifle okuyorum. Henüz 24 yaşındayım. Lise yıllarından beridir Cumhuriyet okurum. İlhan Selçuk gibi kıymetli bir yazarın yazılarına son dönemde yetişmiş olsam da bugün sahip olduğum politik bilinçte gazetenizin ve yazarlarının katkısı büyük…
Bugün hâlâ gazeteyi elime alıp okumaya başladığımda gündemin tüm kederine rağmen mutlu olabiliyorum bu sayede. Hele ki sizin yazılarınız ayrı bir parantezi hak ediyor. Ali Sirmen ağabey ve sizin yazılarınız hep bir pazar yazısı tadında, neden bilmiyorum? Belki Ali Ağabey ‘Sevgili’ öznesini çok kullandığı için, Paris’ten haberler getirdiği için ve belki siz de Avrupa’nın Çizme’sinden haberler getirdiğiniz için bu böyle.
Ancak gerek kaleminiz gerek üslubunuz çok hoş. Kitap tavsiyelerinize de ayrıca bayılıyorum. Bunu sık sık yapmanızı rica edeceğim. Kalın sağlıcakla...

‘Aşk Nâzım mıdır, Piraye mi?’
Londra’da “son 50 yılın en büyükleri” arasında seçilen Nâzım Hikmet yazısına da çok hoş iletiler geldi.
En çarpıcılarından biri Cihan Gür’ün…
Nâzım Hikmet’i anlatmışsınız” diyen Gür ekliyor: “Benim de çok sevdiğim bir şairdir. Her şeyden önce aşk adamıdır. Aşka âşık bir adamdır. Aşkı tüm hücreleri ile yaşamış elleriyle değil yine tüm hücreleri ile yazmıştır ama ben herkesten farklı çok da kızarım ona. Piraye için kızarım. Çünkü bize Piraye kim diye sorduklarında Nâzım’ın sevdiği kadın deriz. Oysa Nâzım kim dediklerinde Piraye’nin sevdiği adam dememiz gerekir. Nâzım çok sevmiştir ama çok da kadın sevmiştir. Oysa Piraye bir tek Nâzım’ı sevmiştir. Her şeye rağmen. Nâzım aşka âşık bir adamdır ama aşk dediğin aslında Piraye’nin aşkıdır. Nâzım’ınki ise hayat kadını gibi kime gitse sabaha kadardır. Saygı ve sevgilerimle...

‘RTE kaça mal oluyor?’
Erdoğan’ın Viyana Çıkarması”na ilişkin iletilere atıf yapmadan geçemeyeceğim…
H. Portakal; “Kaç yıldır kafamda bir soru var: Biri çıkıp Deli İbrahim’in kendi devletine ayda ya da yılda kaça mal olduğunu, Tayyip Erdoğan’ın kaça mal olduğu hesaplasa, bir karşılaştırma yapsa” diyerek devam etmiş:
Tayyip’in korkunç kişisel harcamalarının yanında, polis harcamaları, AOÇ’de bin odalı başbakanlık binası, Çamlıca Tepesi’ne devasa cami; bu gibi harcamaları ancak petrol geliri olan Arap kralları yapar...
Dinçay Tüfenk, aynı “Viyana seferi” bağlamında aydınlatıcı olduğu denli düşündürücü bir Eduardo Galeano anımsatması yapmış:
Fransa’nın sembolü ‘croissant’ Viyana’da doğdu. Adının ve şeklinin hilalden gelmesinin bir sebebi var. Hilal, bugün olduğu gibi o zaman da bir Müslüman sembolüydü. Türk birlikleri Viyana’yı kuşatmışlardı. Şehir 1683 yılının bir günü kuşatmayı yardı ve aynı gece, Peter Wender bir pastanenin fırınında ‘croissant’ çöreğini icat etti: Mağlupları ağza atıp yemek için.” (Aynalar, E. Galeano.)
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Ekmeleddin İhsanoğlu, Andrew Mango, IŞİD ve Büyük Oyun... mektuplarını da başka bir pazar paylaşırız.

Tümü Nilgün Cerrahoğlu - Son yazıları

Sisi ve Mısır’ın sırları 29 Mart 2018 Per
Üst akıl: Cambridge Analytica 25 Mart 2018 Paz
Fransa’nın utancı Sarkozy 24 Mart 2018 Cmt