Adam, kadın ve kedi

12 Haziran 2024 Çarşamba

Yazı başlığına aslında bir de martı yavrusunu (ya da yavru martıyı) eklemek gerekiyordu ama sığmazdı.

Sıcak, meteoroloji diliyle “mevsim normalleri üstünde” idi ve daha da yükselme eğilimindeydi.

Adam, iki katlı küçük yazlık evin üst katındaki yatak odasında yatağa sırt üstü uzanmış, vantilatörün üflediği rüzgârda serinlemeye çalışarak gazeteye birkaç saat içinde göndermesi gereken köşe yazısı için konu düşünüyordu.

Ne yazmalı?

Konu başlığı bu iki sözcük bile olabilirdi.

Gerçekten ne yazmalı? O ve başka yazarlar yazılabilecek, yazılması gereken her şeyi yazmadılar mı?

Adam, köşe yazılarını topladığı kitaplarını düşündü.

 Yirmi, otuz, daha da önceki yıllarda yazılmış yazılar, sanki dün, bugün yazılmış gibi duruyorlardı...

Aynı sorunlar, aynı konular, aynı eleştiriler, varsa eğer aynı ya da benzer çözüm önerileri...

“Hay Allah!” dedi kafa sesiyle adam, “Yeni ne yazmalı, ne yazılabilir?”

Derken, “Her yerde kötülük var” diye bir yazı başlığı geçti aklından...

Fena olmazdı böyle bir başlık, ünlü Fransız şarkısını anımsatsa da...

Yoksa her şeyi bir yana bırakıp o şarkı üzerine mi yazsaydı...

Hiç de fena değildi sözlerin Türkçe çevirisi...

Fransızcası sadece ve basitçe “Kar Yağıyor” olan ilk dizenin Türkçeye “Her yerde kar var” diye çevrilmesi belki aslındakinden daha güzeldi...

Al sana bir çeviri konusu. Şiir çevirisi nasıl olmalı? Aslına uygunluk ne demek?

“Saçmalama” dedi kafa sesi. “Her yerde kötülük var”dan geldiğin yere bak... “Yaptığın şey küçük burjuvalık değil de ne!...”

Ağlayacak gibi oldu adam... Çünkü kafa sesinin söylediği yanlış değildi...

Her yerde kötülük, çirkinlik, yalan, zulüm vardı...

Hem de sadece onun ülkesinde değil bütün dünyada...

Öyleyse her şeyi, tek tek olguları bırakıp insan ve insanlık üzerine mi yazmalı?

İnsanın insana, doğaya, bütün bir yaşama yaptığı kötülükler üzerine.

Al sana muhteşem bir yazı başlığı: 

“Hümanizm Yalanı!”

Derken, yatak üzerinde yanı başına uzanmış, onunla birlikte vantilatörün üfürdüğü rüzgârda serinlemeye çalışan kedinin kıpırtısıyla bu hayallerden (ya da usa vurmalardan) uzaklaştı...

Kediyle birlikte o da aşağı kattaki mutfaktan gelen yemek kokusunu duymuştu.

Aynı anda yatak odasının hemen bitişiğindeki terasta martı yavrusunun (ya da yavru martının) çıkardığı seslerin, henüz pek de ümit vermeyen kanat çırpma çabalarının arttığını fark etti...

“O da acıkmış, susamış olmalı” diye düşündü... “Koyduğumuz mamaları, suyu, doymak bilmeyen sokak kedilerinden korumak ayrı bir sorun.” 

Damdan düşen yavruyu annenin uzaktan koruyuşunu, bazen yanına inişini, onu ağızdan besleyişini gözlemlemek çok ilginçti ve kuşkusuz bir yazı konusu olabilirdi...

Kediyle aşağı indiklerinde kadın mutfak ocağının başında gülümseyerek duruyor, bir yandan da sıcağın ve ocaktaki ateşin hem kızartıp hem daha da güzelleştirdiği yüzündeki teri kuruluyordu...

“Haydi bakalım” dedi adama “yazı düşündüğün için bu kez yardım istemedim senden!... Ama hiç değilse sofrayı kurabilirsin…”

Adam, kulağı mutfak ocağı üstündeki biri orta büyüklükte, öteki küçük iki tencereden usul usul gelen tıkırtılarda, özür dilemekle teşekkür arasında sözler mırıldanarak masayı kurmaktayken kadın martı yavrusu (ya da yavru martıya) mama ve su götürdü...

Masaya oturdular. Kedi iki patisini birden adamın dizleri üzerine koydu.

Yemek sonrasında kadın biraz dinlenmek ve okumakta olduğu kitabı kaldığı yerden sürdürmek üzere yukarıya çıkarken kedi onun ardı sıra vantilatörün serinliğine gitti…. 

Adam nispeten daha serin alt balkonda, fidesini birlikte diktikleri erik ağacının altında bilgisayarını açmaktayken hâlâ bir konu bulabilmiş değildi...



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Sığınmacı 3 Temmuz 2024
Normalleşmek 26 Haziran 2024

Günün Köşe Yazıları