Olaylar Ve Görüşler

Depremlerde idarenin hukuki sorumluluğu

08 Şubat 2020 Cumartesi

M.Önder TEKİN

Yargıç

Elazığ’ın Sivrice İlçesi’nde 24.01.2020 günü meydana gelen depremde, Elazığ ve Malatya İllerinde kırkbir vatandaşımız hayatını kaybederken, yüzlerce vatandaşımız da yaralandı. Yıkılan binalar, ölen hayvanlar nedeniyle uğranan maddi zarar da büyük. İnsanlık tarihi boyunca, başta deprem olmak üzere sel, heyelan, çığ gibi çok sayıda doğal afet, can ve mal kayıplarına neden olmuştur. Ülkemizde çok sayıda deprem fay hattı bulunmakta. Yaklaşık her on yılda bir değişik illerimizde büyük depremler yaşanmakta. Depremler neticesinde yaşanması muhtemel can ve mal kayıplarını önlemek amacıyla Devlet (idareler) gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. Devletin, başta yaşam hakkı olmak üzere, mülkiyet hakkı ve diğer insan haklarının korunmasında pozitif yükümlülüğü vardır. Devlet bu pozitif yükümlülüğünü yerine getirirken merkezi bütçede gösterilen kamu gelirlerine ihtiyaç duyar. 17.08.1999 Kocaeli-Gölcük depreminden sonra 4481 sayılı yasa ile toplanmaya başlanan ve halk arasında “deprem vergisi” olarak adlandırılan “özel iletişim vergisi”nin “önlenemez” olan depremin yıkıcı etkisinin en aza indirilmesi ve yaşam kayıplarının önlenmesinde etkin olarak kullanılıp kullanılmadığı, Devletin pozitif edim yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği; son Elazığ depreminin olduğu günden beri tartışılmakta.

Dönemin Başbakanı merhum Bülent Ecevit tarafından TBMM Başkanlığı’na Bakanlar Kurulu Tasarısı olarak sunulan ve yasalaşan metnin genel gerekçesinde; deprem nedeniyle karşı karşıya bulunulan gelir ihtiyacının sağlıklı kaynağının vergi olduğu, tasarı ile aynı zamanda “toplumsal dayanışmanın” hakiki bir örneğinin de gerçekleştirileceği belirtilmiştir. Kabul edilerek yasalaşan 4481 sayılı Yasa ile özel işlem vergisi, ek vergiler ve “özel iletişim vergisi” konulmuştur. “Toplumsal dayanışma” 5035 sayılı Yasa ile 25.12.2003 tarihinden itibaren kalıcı hale getirilmiştir. 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 13/g maddesinde; “Belirli gelirlerin belirli giderlere tahsil edilmemesi esastır.” hükmü ile bütçe ilkesi olarak düzenlenen “adem-i tahsis ilkesi” uyarınca deprem vergisinin(özel iletişim vergisi) salt depremden doğabilecek zararların önlenmesi, en aza indirilmesi için alınması gereken önlemlere, denetim ve kontrol görevlerinin yerine getirilmesine harcanması olanaklı değildir.

Ancak; hukuka bağlı idare anlayışının egemen olduğu, temel insan haklarına dayanan, hukuk devleti ilkesinin geçerli olduğu ülkelerde, “deprem vergisi” adı altında özel vergi alınmasa da başta yaşam ve mülkiyet hakkı olmak üzere insan haklarının korunmasında Devletin pozitif yükümlülüğü vardır.

4481 sayılı Yasa ile “özel iletişim vergisi” getirilmeden önce de yurttaşlarımız, T.C. Anayasası ve uluslar arası sözleşmeler ile güvenceye alınan “yaşam hakkına” ve mülkiyet hakkına” sahiptiler. Günümüzde de sahipler. Doğal afet olan deprem ile başta yaşam ve mülkiyet hakkı olmak üzere haklarının ihlal edildiği iddiasında bulunan yurttaşların talepleri, idarenin hukuki sorumluluğu ile karşılanmaktadır. Bu sorumluluğun anayasal dayanağı T.C. Anayasası’nın 125. maddesinde; idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğuna dair düzenlemedir. Yıkıcı büyük depremler sonrası oluşan zararların; idarenin hukuki sorumluluğu kapsamında tazmini istemiyle idari yargıda açılan çok sayıda dava olmuştur.

Depremin, “önlenemez” ve “öngörülemez” olması nedeniyle zorlayıcı sebebin tipik bir örneğini oluşturduğunun kuşkusuz olduğu, zararın, münhasıran depremden kaynaklanması durumunda idarenin hukuki sorumluluğundan söz etmeye hukuken olanak bulunmamakla birlikte; zararın zorlayıcı neden dışında idare tarafından ağırlaştırıldığının yargı yerince saptanması durumunda zararın ağırlaşan, artan kısmı bakımından, kusuru gözönünde tutularak idarenin tazminle sorumlu tutulması gerektiğini belirten Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 08.10.2012 günlü ve E:2008/106, K:2012/1433 sayılı kararıyla; bilirkişilere yaptırılan tespit üzerine düzenlenen rapora göre, davacıya ait bağımsız bölümün de bulunduğu binanın 17.08.1999 depreminde yıkılmasının temel sebebinin, binanın onaylı projesine ve inşaat ruhsatına aykırı olarak inşa edilmesi olduğunu, bu durumun idarece tespit edilerek yıkım kararı da verilmesine rağmen yıkım kararının uygulanmayarak, binanın inşa faaliyetine devam edilmesine göz yumulması ve iskana açılmasına engel olunmayarak, inşaat aşamasında yerine getirilmesi gereken denetim ve yaptırım uygulama görevini de içeren hizmetini kusurlu işlettiğine, kusuru oranında da zararı tazminle sorumlu olduğuna karar vermiştir.

Danıştay Ondördüncü Dairesi 28.03.2017 günlü ve E:2017/327, K:2017/1874 sayılı kararıyla, afetlerin önlenmesi ve zararların azaltılması amacıyla alınması gereken tedbirleri araştırmak, bu konudaki temel hedef ve politikaları belirlemek, ülke içindeki bilimsel, teknik ve idari çalışmaları koordine etmek, ortak sonuçları tüzük, yönetmelik, talimat ve eğitim yoluyla uygulamaya aktarmak ve denetlemek, afet zararlarının azaltılması amacıyla ulusal ve uluslararası işbirliği, proje ve programları oluşturmak, elde edilen sonuçları uygulamaya aktarmak, afete uğramış ve uğrayabilecek bölgeler ile yapı veya ikamet için yasaklanmış afet bölgelerini tespit ve ilan etmek, afet bölgelerinde yapılacak yapılarla ilgili kuralları, yapı tekniklerini ve projelendirme esaslarını tespit etmek, depremleri ve etkilerini incelemek, elde edilen sonuçlara göre deprem katalogları ve ülkenin deprem haritalarını hazırlamak ve geliştirmek ve depremlerden dolayı hasar görmüş yapıların takviye ve onarım yöntemleriyle ilgili çalışmalar yapmanın Devletin görev, yetki ve sorumlulukları arasında bulunduğu, belirtilen bu görevlerini yerine getirmeyerek kamu hizmetini kusurlu işleten idarelerin kusurları oranında davacılara destekten yoksun kalma ve manevi zararlarını tazminle sorumlu olduğuna dair İdare Mahkemesi kararının bu kısmını onamıştır.

Danıştay Altıncı Dairesi’nin 09.04.2019 günlü ve E:2019/9839, K:2019/2327 sayılı kararında da; tazminat istemine konu yapının bulunduğu bölgenin çok riskli deprem kuşağında kaldığı önceden bilindiğine ve burada olacak depremin olası sonuçlarının öngörülebilmesine olanak sağlayacak düzeyde bilgi ve belgeler bulunduğuna göre, depremden doğabilecek zararların önlenmesi, en aza indirilmesi için gerekli yasal tedbirleri almayan, denetim ve kontrol görevlerini yerine getirmeyen, böylece zararın artmasına sebep olan idarenin bu tutum ve davranışının hizmet kusuru sayabilecek bir idari eylem olduğuna vurgu yapmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 09.02.2016 günlü ve B.No: 582/05 Çelebi ve Diğerleri/Türkiye kararında da; 17.08.1999 Gölcük depreminde zarara uğrayan kişilerin müteahhitlere karşı açılan davalarda zaman aşımı süresinin hesaplanması için başlangıç noktasına ilişkin Yargıtay’ın farklı yorumlarıyla hukuki güvenlik ilkesinin ihlal edilerek, hukuki belirsizliğin yaratıldığını ve belirsizliğin de başvuranların aleyhine işleyerek “adil yargılanma haklarının” ihlal edildiğine karar verilmiştir. Yine AİHM’nin, Ümraniye Hekimbaşı çöplüğünde meydana gelen metan gazı patlaması sonucu çöp yığınlarının altında kalan gecekonduda yakınlarını kaybeden kişiler tarafından yapılan başvuru sonucu Türkiye’ye yönelik olarak aldığı 30.11.2004 günlü ve B.No:48939/99 sayılı Öneryıldız kararıyla da; Devletin, çevresel felaketler de “yaşam hakkını” korumadaki pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediğinden, ihlal kararı verilmiştir. AİHM’nin sel ve toprak kayması nedeniyle oluşan doğal afetler nedeniyle Rusya’ya yönelik başvurular sonucu yine “yaşam hakkının” ihlal edildiğine dair Budayeva ve Kolyadenko ve Diğerleri kararları da vardır.

1999 depreminden sonra toplanmaya başlanan ve halk arasında “deprem vergisi” olarak adlandırılan özel iletişim vergisinin; depremlere ilişkin önlemlere özgülenmesi hukuken olanaklı değilse de; yargı kararlarıyla da açıklandığı üzere, Devletin, depremlerin zararlarının azaltılması için gerekli önlemleri almak suretiyle, başta yaşam hakkı ve mülkiyet hakkı olmak üzere, temel insan haklarını korumada pozitif yükümlülüğü vardır. Depremlerin Türkiye’nin gerçeği olduğu unutulmadan, olası büyük depremlerde yaşanması olası can ve mal kayıplarını önlemek amacıyla her yıl merkezi ve yerel yönetim bütçelerine yeterli ödeneklerin konularak, koordineli hazırlıkların tamamlanması tüm yurttaşlarımızın yararına olacaktır.



Yazarın Son Yazıları

Sağlık ve ibadet 24 Mart 2020