Öztin Akgüç

Ülkemizin gelişememe nedeni

18 Aralık 2019 Çarşamba

Ülkemizin, AKP döneminde, olumsuz göstergeler dışında, hemen her alanda dünya sıralamasındaki yeri gerilemektedir. Kişilerin, siyasal partilerin bekası açısından değil, ülkemizin kalıcılığı için soruna doğ­ru tanı koyup çözüm yolu bulmamız gerekiyor.

“Geri kalmış ülke yoktur, yeterince gelişememiş, insanların yaşa­dığı ülkeler vardır” savı, ülkemiz sorununa da çözüm getirebilecek görüştür.

Görece gerileyişimizi görmezden gelerek ya da nedenini, kaynak yetersizliğine, dış güçlerin saldırısına bağlayarak kendimizi avutma yerine, yaptığımız hatalı tercihlerde, yanılgılarda, ayartılara kapılma­mızda ararsak, sorunun çözümüne daha sağlıklı yaklaşmış oluruz.

Kamuoyunda yaygın yanlışlardan biri de zengin petrol, doğalgaz yatakları bulunduğunda ülkenin yoksulluktan kurtulacağı, kalkınaca­ğı kanısıdır. Zengin petrol yatakları, bir ülkenin kalkınması için yeterli olsaydı, günümüzde Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan, Venezüella gelişmiş ülkeler listesinin başlarında yer alırlardı.

Başka bir yanılgı da ülkenin zenginliğinin madenlerden özellikle de kıymetli madenlerden kaynaklandığı kanısıdır. Merkantilist bir yaklaşımla, doğa yıkımı, çevre kirliliği, meraların, tarım arazilerinin yok edilmesi gibi dışsal, toplumsal maliyetler göz ardı edilerek, bin­lerce maden arama işletme ruhsatı verilmektedir. Zengin altın madeni yatağı bulunsa dahi sağlayacağı yararın, katlanılan sosyal maliyeti karşılayabileceği en azından kuşkuludur. Altın istihracı ile bir ülke kalkınabilse Güney Afrika Cumhuriyeti herhalde gelişmişlikte ilk sırayı alırdı.

Kaynak, parasal sermaye olarak algılandığında, sermaye birikimi yetersizliği gelişmeyi engelleyen ana etken olarak görüldüğünde; so­runun çözümü, yabancı sermayenin, özel sektörün teşvikinde aran­maktadır. Ülkemizde 1954 yılında yürürlüğe giren 6224 sayılı yasa ile yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmekte, nakdi ve ayni ser­maye girişi yanı sıra ülkeye ileri teknoloji, know-how, yönetim bilgisi gelişi de beklenmektedir. Yabancı sermaye girişinin ihracata yönelik olmasından çok, iç pazara dönük oluşu, yerli üreticilerin rekabet gü­cünü azaltması, iç kaynakların büyümeyi hızlandıracak yönde kulla­nılmasını engellemektedir. Yabancı sermayenin piyasalarda başatlığının artmasının siyasal etkileri de olmakta, ülke üzerinde dış güçlerin baskılarına, tehditlerine yol açmaktadır. Yabancı sermaye, doğrudan yatırım şeklinde de gelse, ülkenin uzun vadede dış yüküm­lülüğünü, dışarıya sermaye ve kâr transferi olarak artırmaktadır. Teş­vik verilirken Osmanlı döneminde yaşananlardan ders alınmadığı gibi, dünyada yabancı sermaye yatırımları ile kalkınmış tek bir ülke­nin bulunmadığı gerçeği de dikkate alınmamaktadır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkemiz, özel teşebbüsü destekleme yoluyla kalkınma stratejisini denemiş; başarısızlık üzerine KİT’ler oluşturularak planlı şekilde sanayileşmeyi gerçekleştirmeye başarılı şekilde yönelmiştir. 1950 -60 DP döneminde KİT’lerin fiyat politika­sıyla, ortaklıklar kurulması yoluyla özel sektör kaynak aktarılarak desteklenmiştir. Özel sektör teşviki 24 Ocak 1980 kararlarıyla daha da hızlandırılmıştır. Özel sektör, vergi bağışıklıklarına, tahsislere, ucuz kredi sağlanmasına, 300 milyar USD’yi aşan dış borçlanmasına karşın; büyük kapasiteli sanayi yatırımlarını gerçekleştirememiş, ye­terli ileri teknoloji ürünü üretememiş, imalat sanayiinin de GSMH içindeki payı gerilemiştir. Risklerin iyi yönetilememesi, hatalı yatı­rım kararları, gösteriş harcamaları, özel sektörün finansal yapısını da bozmuş, ekonomik duraklama ile birlikte özel sektörün yeniden yapı­landırma, konkordato talepleri artmıştır. Kriz, işletmeler üzerinde tortu bıraktığından, bu tortunun temizlenmesi, gelecek yıllarda kamu­ya yeni yükler de getirecektir.

Kaynak, parasal olarak algılandığında 1980 sonrası ülkenin dış borçları 400 milyar USD’den fazla artmış, merkezi idarenin iç borç­ları bir trilyon TL’yi aşmış, özelleştirmeden en azından 80  milyon USD gelir elde edilmiş ancak kaynaklar kalkınma amacına yönelik olarak kullanıl­mamış; övünülen köprüler, tüp geçit, havalimanları da “yap işlet dev­let” yöntemiyle özel firmalarca yapılmış, devlet özel kesime yeterli kâr garantisi sağlama yükümlülüğü altına girmiştir.

Dünyanın başarılı örnekleri salt doğal kaynakların varlığı ile ya­bancı sermaye yatırımlarıyla, uluslararası finansal pazarlardan borç­lanma ile, özel kesimin teşviki ile kalkınmanın sağlanamayacağını göstermiştir. Bir ülkenin en değerli kaynağı insanı, beşeri sermaye­sidir. Biz, iktidar tutkusuyla, kişisel çıkar güdüleri ile yalnız maddi kaynaklarımızı değil, beşeri sermayemizi de değerlendiremediğimiz­den, insan kaynağımızı da heder ettiğimizden kalkınmamızı gerçekleştirememekte, gerileme sürecini gelişme yönüne çevirememekteyiz.


Yazarın Son Yazıları

Toplumumuzdaki ayrışma 26 Şubat 2020
Planlı kalkınma 12 Şubat 2020