Veysel Ulusoy

Ekonomide doğru bilinen yanlışlar...

24 Kasım 2019 Pazar

Ekonomiyi, doğa ve diğer sosyal bilimlere bağlayan çok önemli bir özelliği var: nedensellik. Tartışmaların, kavgaların ve sonunda da çözümün temel kaynağı olan nedensellik bizi ekonomide doğru olarak bilinen yanlışlara götürür.

Bugünkü yazımızda can alıcı ve güncel konuların bazılarını bu kapsamda irdeleyeceğiz.

Hemen başlayalım!


1) Ekonomik krizin nedeni ile ulusal paranın ani değer kaybının nedeni aynıdır


Ekonomik krizlerin bazıları ani devalüasyonlara (ulusal paranın değer kaybetmesi) bağlanabilir ama her devalüasyon bir ekonomik krize neden olmayabilir. Merkez bankalarının görevleri arasında olan para politikası ile devletin/hükümetin uyguladığı üretim, diğer deyişle maliye politikası uygulamalarındaki koordinasyon eksikliği ve benzeri hatalar öncelikle ulusal paranın değer kaybetmesi sonucunu doğurabilir. Tam da burada araya diğer bir faktör girer: aşırı finansallaşma...

Aşırı finansallaşma iyi zamanlarda akan sıcak paranın verdiği mutluluğun türbülans zamanlarında yerini korku ve kaçışa bırakma sürecini doğurur... Bu korku ve getiri kaybı hissi ani çekilme ile vücut bulur... Sonuç ise ekonomik krizdir.

Öte yandan, her ekonomik krizin nedeni de finansal piyasalara, özellikle de döviz piyasasına bağlı olmayabilir.

Örnek mi?

Örnek, tam da yaşadığımız ekonomik krizin nedeninde saklı... Gelir dağılımında yıllara dayalı bozulma.


2) Ücretlerdeki artış enflasyonda artışı tetikler


Basit düşünce ile “evet” gibi gözüken yanıt, detaylı analizle kolayca “hayır”a dönüşecektir.

Analiz edelim!

Ücretler sade bakışla faizle beraber üretim maliyetinin en büyük kalemi gibi gözükür. Muhasebe bakışı açısından da böyledir belki... Ama fotoğrafın bir de ekonomik yani üretim, daha geniş deyimle verimlilik yanı vardır. Her çalışan verimliliği ya da katma değeri ölçüsünde istihdamda yerini alır. Hiçbir firma ya da kuruluş ek istihdamı gereklilik temelinde bünyesine almaz, aksine, ek kişiden elde edeceği verimliliğin onun ücret ve diğer maliyet toplamından fazla olması gerektiği fikri kapsamında bakar. Diğer bir bakışla, istihdam edilen kişinin üretime kattığı değer ve üretkenliği onun aynı zamanda ücretini de belirleyen en önemli iki faktör olarak görülür. Dolayısıyla, üreten, verimli çalışanın firmaya getirisi maliyetinden fazla olacağı için enflasyonist baskı yaratması söz konusu olmayacak, tam tersine alım gücü yükselen tüketicinin üretim ve kârlılığı artıracağını söylemek yanlış olmayacaktır.


Özetle, üretkenlik çoğu zaman fiyatlar genel seviye üzerindeki artışı baskılar.. “Üretmemiz gerekir” yaklaşımının altında yatan da budur.


3) Sendikalaşma oranı artarsa getiri (kâr), dolayısıyla sermaye birikimi azalır, bu ise firmaların rekabet gücünü azaltır


Küresel ekonomide, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında artan sendikalaşma oranı, 1980’lerden günümüze serbest piyasa ekonomisine kuvvetli dönüşten sonra oldukça hızlı bir şekilde düşüşe geçmiştir. Sendikalar sadece işçilerin değil, işverenlerinde ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak amacı taşıyan kurumlardır. Bu özelliği ile de hem üretimin sürekliliğini sağlar hem de ücretler genel seviyesini belirli bir seviyede tutmayı garanti altına alır...


En önemlisi de şudur: sendikalaşma ekonomik krizleri önleyen bir sigorta niteliğine sahiptir. En az şiddete sahip bir krizin bile yaklaşık 10 yıl refah kaybına neden olduğu gerçeğiyle, sendikalaşmanın bu kaybı önlemedeki rolünü tartışmaya bile gerek yoktur.


4) Enerji ithalatı cari açığı artıran en temel kalemdir: Enerji ithalatı ekonomik büyümeyi olumsuz etkiler


İthalat faturamızda yüzde 20 paya sahip olmasına rağmen enerji, bir girdi ve bir tüketim aracı olarak hem üretimi hem de hanehalkı refahını artıran etkileri ile ekonomik büyümeye katkı sunar bir özelliğe sahiptir. Bu ise, aşırı enerji fiyatı dalgalanmalarının olmadığı ve ekonomik politikaların uyumu kapsamında, maliyetine kıyasla ekonomik büyüme etkisinin yani refah etkisinin daha fazla olduğunun göstergesi haline gelebilmektedir.


5) Türkiye ekonomisi orta gelir tuzağında yakın zamanda çıkar


Orta gelir tuzağının ölçüsü bir ekonomide kişi başı gelirin 1960’lardaki satın alma gücüne kıyasla, kalıcı bir şekilde 12 bin ABD Doları üzerine çıkmasıdır.

Ulusal gelirimizin düzeltme/revizyon harici seviyesinin (eski seriye göre) kişi başı 6 bin 500 ABD Doları olduğu gerçeği ile, sürekli ve ortalama yüzde 5 büyüme oranı, 13-15 yıl sonra tuzağı aşabileceğimizi belirtiyor.

Orta demokrasi tuzağı izin verirse tabii...


Yazarın Son Yazıları

Büyüdük mü yoksa? 16 Şubat 2020
Mikrop ekonomisi 2 Şubat 2020
2020’de umut var mı? 22 Aralık 2019
Beş soru, beş yanıt... 10 Kasım 2019
Üç enflasyon 13 Ekim 2019
Faiz ve yatırım 15 Eylül 2019