Son aşk yoktur yazısı – elbette şimdilik…

Günümüze yaklaştıkça sekülerleşen insana sadece, Tanrının unutulduğu, hatta Tanrının tamamen yok olduğu, eksik ve aciz bir insanın, eksik ve aciz bir diğer insana duyduğu aşk kaldı. Aşk acısı tam bu noktada başladı. Aşk kavramına yüklenen ve ancak bir Tanrının doyurabileceği ihtiyaçlar eksik ve aciz bir insanın karşılayamayacağı kadar çoktu...

26 Ekim 2021 Salı, 10:07
Abone Ol google-news

Çizim: Özge Ekmekçioğlu

Hayatında iki kere sıkı âşık olmuş biri olarak neden aşk yoktur diye tutturduğumu anlatıp bu yazı dizisine bu yazıyla noktalı virgül koyarak, felsefeyle ve psikolojiyle insanı anlama çabalarıma geri dönmek istiyorum.

54 yaşına gelip de, “ah nerede o eski aşklar!” aptallığına düşecek değilim, çünkü nerede o eski aşklar diyebilmem için yaşımın takriben yedi bin küsur filan olması gerekir. Yani ben de aynı bok çukuruna doğdum, aşk söz konusu olduğunda.

Gerçi bir Türkiye vatandaşı olarak bok çukuru her daim içinde bulunduğumuz ve bugüne kadar değişmeden ve hatta derinleşerek var olmaya devam eden gerçekliğimiz. İnsan bok çukurunda doğup da bunu karşılaştırabileceği başka bir yer olmadığında, kendini, sorgulamadan oraya ait hissediyor ve ancak başka bir ülkeye gidip orada yaşamaya başladığında üstünün başının, hatta teninin bok koktuğunu ve bu kokudan arınmasının imkânsız olmasa bile çok zor olduğunu fark ediyor.

Neden aşk yoktur diye tutturuyorum? Bunun akut bir çıkış noktası, yani son aylarda bir aşk acısı çekmiş olup bunun verdiği kızgınlıkla bir telafi çabasına girişerek, yaşadığım şeyi inkâr etmeye çalışmamla filan ilgisi yok elbette.

Yazı dizisine başladığım ilk andan itibaren insanın eksik ve aciz bir varlık olduğunu vurguluyorum. Esas noktanın bu olduğunu akıldan çıkarmamak gerektiğini özellikle vurgulamak isterim. Bunun nedenini merak edenler, Prometheus’un ateşi çalıp insanlara vermesiyle ilgili mitolojik öyküyü internette okuyabilirler.

Ayrıca aciz ve ötekine muhtaç olduğumuz gerçeğinin kökeninin erken doğmuş olmamızda yattığını da doğaya bakarak rahatlıkla görebiliriz. Doğadaki hiçbir canlı bu kadar uzun süre boyunca hayatta kalabilmek için annesine muhtaç değildir. Ve bu bağımlılık aylarca sürer. Bu da zihnimize öteki olmadan hayatta kalamayacağımız bilgisini kazır. Bu bilinçdışı bilgiyi yalnız kaldığımızda veya terk edildiğimizde iliklerimize kadar hissederiz. Ayrılmak, bilinçdışı olarak annenin yokluğunu anımsattığı ve bu da ölüm anlamına geldiği için bu kadar zordur.

Eksik ve aciz olduğumuz gerçeğiyle birlikte, bir gün ölüp gideceğimiz ve kurda kuşa yem olacağımız bilgisi insan tekinin sahip olduğu en trajik bilgidir. Ayrıca doğadaki diğer canlıların çok büyük bölümünden fiziksel özellikleri bakımından da çok daha zayıftır. Homo sapiens ta en başından beri topluluk halinde yaşayarak bu eksikliği, ötekine muhtaç olma durumunu telafi etmeyi ve hayatta kalmayı başarmıştır. Bu bir anlamda ailenin – dikkat evliliğin değil – neden her daim var olduğunun da nedenidir.

Zaman içinde doğada var olan yiyecek insana yetmemeye başladı ve yerleşik düzene geçildi. Yavaş yavaş ataerkil düzen ortaya çıktı ve bin yıllar içinde sanayi devrimi gerçekleşti. İnsan teki doğduğu yerde, kendini ait hissettiği topluluk ve büyük aile içinde yaşamak hakkından mahrum oldu ve işçi ya da tüccar olarak para kazanıp hayatını idame ettirmek için uzaklara, özellikle de şehirlere göç etmek zorunda kaldı. Bu da eksikliğini, âcizliğini derinden hissetmeye başlamasına ve o trajik bilginin, önünde sonunda öleceği gerçeğinin daha da ağır hissedilmeye başlamasına neden oldu. Uzun bir süre bu eksiklik ve acizlik duygusu, özellikle şehirlerde yaşanan derin yoksulluk Tanrıya duyulan, onunla bir olma özlemiyle, yani Tanrı aşkıyla yok sayılmaya çalışıldı.

İnsanın insana duyduğu aşk da Hristiyanlıkta olsun, İslamda olsun Tanrı aşkıyla bir tutuldu ve bir yücelme, tamamlanma ihtiyacına karşılık geldi. Bu kadar yüce bir duygunun yanına en yakışmayacak şey elbette bedensel arzular ve cinsel isteklerdi. Ruh-beden ayrılığı olarak da değerlendirebileceğimiz büyük bir yarılma demekti bu insan zihni için.

Günümüze yaklaştıkça sekülerleşen insana sadece, Tanrının unutulduğu, hatta Tanrının tamamen yok olduğu, eksik ve aciz bir insanın, eksik ve aciz bir diğer insana duyduğu aşk kaldı. Aşk acısı tam bu noktada başladı. Aşk kavramına yüklenen ve ancak bir Tanrının doyurabileceği ihtiyaçlar eksik ve aciz bir insanın karşılayamayacağı kadar çoktu. Bedensel arzular ve cinsel ihtiyaçlar da aşktan koparılmış ve belli dini kuralların ya da bizde olduğu belediyenin izni olmadan yaşanması günah ve / ya da yasaklanmış olduğu için, insana aşk acısı dışında hiçbir şey kalmıyordu. Hiç kimse ötekine yeteceğine inanamıyor, ötekinin de kendisine yeteceğine kani olamıyordu artık.

Oysa aşk vardı elbette ama adına aşk demediğimizde ya da aşkı, yüzlerce yıldır bu kavrama yüklenen ve insanın insana duyduğu doğal cinsel istek ve arzu, tutku, yakınlık, şefkat, merhamet ve sevgiyle hiçbir ilgisi olmayan beklentilerden ayrı düşünülebildiğimiz zaman.

Nereden mi biliyorum, elbette kendi yaşadıklarımdan ve yaşayamadıklarımdan…