5 Aralık 1934'ün 77. Yılında Atatürk'e Minnetle...

06 Aralık 2011 Salı, 07:15
Abone Ol google-news

Cumhuriyetin adına yakıştığı gibi yaşatılmasının önünde kurulan barikatları ve Atatürk’ü eleştirmek üzerinden yürütülen karşı propagandayı günümüz konjonktüründen okumak gerekiyor. Cumhuriyet bir aydınlanma projesiydi. Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde inşa edilen ve günümüze kadar öyle ya da böyle getirebildiğimiz kurumlara yaşam veren, hepimizi birbirimize tutkallayarak devlet olma bilincimizi oluşturan anlayıştan söz ediyoruz.

Bugün kim, hangi koltukta oturuyorsa, bilmeli ki kendisi bir güç değildir, kendisinin güç olarak kabul edilmesinin nedeni temsil ettiği kurumdur. Cumhuriyete, dolayısı ile kurucularına hepimiz borçluyuz. Alacağımız varmış gibi yüzleşme başlığı ile hesaplaşmaya sürükleniyor ve “ötekini anlamak” adı altında başlıklar açıyor olmamız; ötekileştirmenin bir yöntemi oluyor günümüzün “yeni” başlığı ile otoriterliğin kılıfı olarak hepimizi edilgenleştiren “demokrasi”sinde!..

Bir kadın olarak toplum içinde bir konum edinmiş olmayı, aydınlanma felsefesi ile bu yolu açan Atatürk’e borçlu olduğumun bilincinde olarak; 5 Aralık 1934’te biz kadınlara yasa ile verilen seçme ve seçilme hakkının, kullanılabilir bir hakka dönüşememesinden sorumlu olan erkek egemen zihniyetin etki alanını genişleten ve Osmanlı sürecinde bıraktığımızı düşündüklerimize geri dönüşü özendiren günümüz siyasetinin Atatürk’ü karalama kampanyasına “dur” demenin öncelikle hepimizi, daha fazla olarak biz kadınları ilgilendirdiğini düşünüyorum.

Atatürk dönemi siyasetini parça parça bölen ve geçmişi didiklemeye “yüzleşme” adını vererek karalama kampanyasına dönüştürenlerin zoru, aslında Atatürk’ten çok Cumhuriyetin felsefesi ile.

Dikkat ediniz, Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı öncelemiyorlar, Cumhuriyetin felsefesini dönüştürmekten söz ediyorlar. Atatürk ile var edileni, Atatürk üzerinden yürütülen ve farklı başlıklarda açılan tartışmalar üzerinden yürütülen hesaplaşma ile yıpratarak bozmak ve yerine yeni bir Cumhuriyet anlayışı inşa etmek üzerine yürütülen bir boz-yap oyunu içindeyiz. Tutukluluk zincirleri ile kurulan barikatlarla frenlenen toplum, bu yaşadıklarımızla daha fazla demokrasi ve özgürlüğe gidemeyeceğimizin farkındadır.

Devleti kuruluş felsefesini ayakta tuttuğumuzca güçlü tutabileceğimizi, devletin bugünkü gücünün de aslında bu felsefeden geldiğini görmezlikten gelmenin bedeli hepimiz için çok ağır.

Dünü didikleyerek yarattıkları çatlaktan kendileri için bir su akıtmak isteyenler, kendilerini daha sonra aynı yöntemle yaratılacak başka bir çatlağın içinde bulup, hesap vermek durumunda kalabileceklerini de düşünmeliler. Önce ötekileştirip, sonra anlamaya çalışmak gibi ayrışma başlıklı oyunun sorumlularının, Atatürk dönemine acımasızca yüklenmeyi bırakıp kendilerini sorgulamaları için hâlâ bir fırsat var.

Mutlak iktidardan çıkışımızı borçlu olduğumuz Atatürk’e saldıranlarla sürüklendiğimiz yeni mutlakçılıktan bakınca, Atatürk’ün o süreçte ne zor bir işi başarmış olduğunu çok daha iyi kavrayabiliyoruz. Lord Acton, “Her iktidar insanı bozar, fakat mutlak iktidar mutlaka bozar” demiş. Bu topyekûn bozulma halinde hepimiz için bir bedel var. Ancak kadın-erkek eşitsizliğinin giderilmesinde önemli bir adım olan siyasal haklarımızın tanındığı 5 Aralık 1934’ün 77. yılında Türkiye’nin kadın-erkek eşitsizliğinde 135 ülkenin gerisinde bir yerde 122. sırada yer alıyor oluşumuzun utancı kimsenin yüzünde yok; kimse üzerine alınmadan, hâlâ demokrasiden söz ediliyor.

Geçmişle yüzleşmeye kalkışanlar, kadına yönelik şiddetin artışı ile yüzleşmekten kaçınıyorlar. Topluma geçmişi ters giydirerek, bugünün sorumluluklarından kaçınmaktalar. Yasalarla tanınmış hakların dahi kullanılabilirliğini sağlayamadıkları gibi sözcüğü bile rahatsız ediyor olmalı ki, “kadın” sözcüğü kadına ait tek bakanlığın adından da çıkarıldı. Kadını ancak aile ile özdeş tutan, birey olarak tanımayan bir anlayış sahiplenenlerin Atatürk’ü sorguluyor olmaları bu sürecin bir ironisi. Güzel bir atasözümüzdür: Güneş balçıkla sıvanmaz.