Araştırma Görevlilerinin Yanında Olmak

03 Ocak 2010 Pazar, 06:46
Abone Ol google-news

Araştırma görevlilerinin iş güvencelerini yok ederek akademik verimliliğin artabileceğini düşünmek nasıl bir mantıktır, anlamak mümkün değil. Üniversiteye baktığımızda iş güvencesizliğinin tam tersine akademik verimi düşürdüğünü görüyoruz.

Üniversite gündeminin yoğunluğu çok önemli bir sorunun geri planda kalmasına, gözden kaçmasına yol açıyor: Araştırma görevlilerinin iş güvenliği. Kısaca özetlemek gerekirse, Yüksek Öğretim Yasası’na göre iki farklı madde ile üniversiteler araştırma görevlisi alabiliyor. 50/d maddesine göre araştırma görevlileri “burslu öğrenci” olarak kabul edilip eğitim bittiğinde de üniversiteyle ilişkileri kesiliyor. 33/a uygulamasında ise üç yıllık süre için rektör tarafından atanıyorlar. Şimdiye dek uygulama 50/d ile alınan araştırma görevlilerinin, doktora sonrası 33/a kadrosuna geçirilmesi şeklindeydi. Ancak YÖK Yürütme Kurulu’nun Kasım 2008’de aldığı kararla bu uygulamaya son verilip kadro ilanı şartı getirildi. Aslında bu, pratik anlamda araştırma görevlilerinin iş güvencelerinin yitimi, geleceklerinin belirsiz hale gelmesi demekti.

Bunun üzerine yoğun katılımlı ve İstanbul Üniversitesi merkezli bir dizi eylem başlatıldı. Bu arada Danıştay 8. Dairesi YÖK Yürütme Kurulu kararı için “yürütmeyi durdurma” kararı verdi. Sorun geçici olarak çözülmüş gibi gözükse de farklı üniversitelerde farklı uygulamalar sürüyor. Ayrıca, İstanbul Üniversitesi’nde hakları için mücadele eden ve kısmen de başarıya ulaşan araştırma görevlilerine verilen disiplin cezaları, üniversite yönetiminin, yargı kararına karşın, henüz ikna olmadığının bir göstergesi. Sanırım YÖK kararıyla yapamadıklarını disiplin yönetmeliği marifetiyle yapmaya çalışıyorlar.

Açık bir hukuksuzluk söz konusu olduğuna göre, elbette herkesin araştırma görevlilerinin yanında olması gerekir ama çok daha önemlisi bu girişimlerin arkasındaki üniversiteyi bitirme planlarının fark edilmesidir. Her üç TÜSİAD raporunda kimi zaman açık, kimi zaman utangaç bir şekilde vurgulanan noktalardan bir tanesi, “iş güvencesinin akademik performansı olumsuz etkilediği” düşüncesidir (aynı düşünce “YÖK Strateji Raporu” ve diğer “vizyon” raporlarında da yer alıyor). Burada kastedilenin sadece araştırma görevlileri değil tüm öğretim elemanları olması bir yana, araştırma görevlilerinin iş güvencelerini yok ederek akademik verimliliğin artabileceğini düşünmek nasıl bir mantıktır, anlamak mümkün değil. Üniversiteye baktığımızda iş güvencesizliğinin tam tersine akademik verimi düşürdüğünü görüyoruz. Özellikle tezi için daha fazla zaman harcayan, tezini hızla hazırlayan, yani elindeki çalışmaya daha fazla sarılan, yani verimli çalışan bir araştırma görevlisi kendi sonunu hazırlayıp, işsizliğe bir adım daha yaklaşacağından, çok doğal olarak tezinin bitimini geciktirmek için her yola başvurmaktadır. Ayrıca enerjisinin önemli bir bölümünü doktora sonrası geçebileceği bir vakıf üniversitesi bulmaya harcamaktadır. Yani iş güvensizliği kamu üniversitelerinde söylenenin tam aksine akademik verimi düşürmekte, yetişmiş elemanları vakıf üniversitelerine yöneltmektedir.

Doktora sonrası işe son verilmesini savunanlar genellikle ABD’yi örnek olarak gösterirler. Gerçekten de Sovyetler Birliği’nin uzaya ilk insanı göndermesi ABD’de “Sputnik Şoku” olarak da bilinen, “bilimdeki öncü rolümüzü yitiriyor muyuz?” sıkıntısına yol açmış ve ülke çapında yapılan bir dizi görüşme, toplantı vs. sonrası alınan kararlardan bir tanesi de “inbreeding” yapılmasını engellemek, yani kişinin doktorasını bitirdiği yerden başka bir kurumda akademik yaşamına devam etmesini teşvik etmek olmuştu. Gerçekten de bugün ABD’de “inbreeding” oranı yüzde birin altındadır. Bu prensip ABD’de işleyebilir ama sistem kendi iç dengelerini kurduğundan, doktoralı bir kişinin orada işsiz kalması hemen hemen olanaksızdır. Şimdi kalkıp dengeyi sağlayan diğer mekanizmaları görmezlikten gelerek sadece işin bir yönünü uygulamaya kalkmak karşısındakini saf yerine koymaktan başka bir şey değildir. Kaldı ki, bilimsel üretimde hiç de geri olmayan kimi Avrupa ülkelerinde, doktora sonrası aynı üniversitede akademik yaşama devam etme oranı yüzde doksanlar civarındadır.

Üniversitenin tüm bileşenlerinin üniversiteye yabancılaştığı bir dönemdeyiz. Genelde öğrenciler üniversiteye geçici, katlanılması gereken 4-5 yıllık bir süre olarak bakmakta ve kendini üniversiteye ait hissetmemektedirler. Çalışanlar açısından üniversitede olmak hiçbir şey ifade etmemektedir; başka bir kurumda çalışmakla üniversitede çalışmaları arasında bir fark yoktur. Öğretim üyeleri açısından ise üniversite bilim üretilen bir yer değil, geçimin sağlandığı bir mekândır sadece. Elbette bu söylediklerimin istisnaları vardır ama genel olarak baktığımızda, üniversiteden hâlâ bir şeyler bekleyen sadece araştırma görevlileri kalmıştır. Üniversitenin hem öğrencisi, hem öğretim elemanı hem de emekçisi olan araştırma görevlilerinin yanında olmak, üniversiteyi savunmak demektir.