Bağımsız Dış Politika Onuru...

20 Temmuz 2012 Cuma, 07:04
Abone Ol google-news

Bangladeşli ozan Nazrul İslam 1919 yılında yazdığı ünlü şiirinde, Anadolu’da başlayan antiemperyalist ihtilali; “Kükre, bize kuvvet ver kutsal hıncından / Bu hınçta özgürlük var, bağımsızlık var” dizeleriyle niteler. Doğu Asya’dan yükselen bu sese Latin Amerika’da kurulan “Kemalist Gençlik” örgütü ortaya çıkarak yanıt verir. Çünkü Asya-Afrika ve Güney Amerika halkları emperyal sömürgeciliğin hükmü altındadır.

İşte o süreçte “mazlum uluslar” adına görkemli bir direnç, Anadolu bozkırında evrensel bir etkiyle yükselir. Kapitalist saldırganlığın tutsağı olmuş ezilen halklar, başarıların utkusuyla taçlanan şanlı Anadolu ihtilalinden aldıkları güçlü esinlenmeyle varoluş kudreti kazanırlar. Bu esinlenme uzun tarihsel dönemeçlerden geçerek, günümüze değin uzanacaktır.

Bir İrdeleme:

Kuruluş yıllarında Türkiye Cumhuriyeti dış politikası, geçmişindeki şanlı mücadelesinden esinlenir. Gerçekçi, hukukun üstünlüğünü esas alan, maceracılıktan uzak ve “Lozan” dengeleri içinde bir yol izlenir. Ulusal çıkarlar önde tutulur. Bilimsel ve çağcıl kıstaslarla örtüşen, eşit ilişkileri gözeten bir bakış devlete egemen olur. Diğer devletlerin yönetimlerini etkilemek veya halklarını kışkırtmak ise asla söz konusu olmaz.

36 milyon insanın yaşamını yitirdiği Birinci Dünya Savaşı’nın henüz etkileri silinmeden yeniden çatışma çığlıkları atmaya başlayan faşist karakterli emperyalizme karşı süreçte Ankara; “Yurtta ve dünyada barış” ilkesine bağlı ama bağımsızlığını her ne pahasına mal olursa olsun koruyan bir siyaseti dış dünyaya sergiler.

“Kimin uşağı olursak ayakta kalır, durumu idare ederiz” düşüncesi akıllardan geçmez. Önce komşularıyla dostluk ve saldırmazlık zemininde bağdaşıklıklar kurulur. Sovyetler’le her türlü dayanışma içinde yaşanırken “Balkan Antantı” 1934 yılında, Ortadoğu’yu kapsayan “Sadabat Paktı” da 1937’de Türkiye’nin asli kurucu öğe olarak ülkeyi yücelttiği bir dönem olarak tarihte yer alır. Komşumuz İran, içtenlikle dostluğunu arttırır.

1924’te başlayan “mübadele” Türk ve Yunan hükümetlerince anlaşmaya bağlanır. İki devlet arasında ilişkiler gelişir. Başbakan İnönü Atina’da, Venizelos Ankara’da uygun koşullarla karşılanırlar. 1926 tarihinde “Musul” sorunu, petrolden yüzde 10 pay alınma esasına oturtulur. Eğer “Şark İsyanı” körüklenmeseydi durum çok daha değişik olurdu. 1936’daki “Montrö” Antlaşması, Türkiye’yi Boğazlarda egemen kılar. “Hatay” 1936-1939 sürecinde dikkatle izlenerek, anavatana katılır. Dünya ülkeleriyle ilişkiler onurluca geliştirilir.

Atatürkçü dış politikanın; ulusal güce dayalı, sınır dışı serüvenci sarkmalara kapılmayan nesnel dış politikası İnönü’nün de katkısıyla İkinci Dünya Savaşı’nda özenle sürdürülür. 52 milyon cana kıyan savaş kasırgasında Türkiye yaralanmaz. Ama aslı olmayan Sovyet üs ve toprak istemlerine ilişkin “yalan rüzgârına” inanılınca öngörüsüzlükle işler değişir. Hele 1950’ler sonrasının dış politika felaketleri, üst üste dizi olur.

Sonrası:

“Kore” savaşı pahasına girilen NATO veya emperyalizmin Ortadoğu siyaseti için üye olunan CENTO paktlarıyla ya da Güneydoğu Asya’daki SEATO’ya yandaşlık, Türkiye’yi başı dik konumundan söktü attı. Özellikle 1955 tarihli “Bandung” konferansı, sömürgeciliğe mücadele eden halkları Türkiye hesabına kapsamlı bir tepkiye sürükledi. Çünkü Türkiye, artık mazlum uluslara “asiler” diyor ve: “Eğer bağımsızlık isterseniz yeni sorunlarla karşılaşırsınız” diyerek “sömürge kalın” şeklinde inanılmaz beyanlarda bulunuyordu. 1956’daki “Süveyş” saldırısında Türkiye Mısır’a karşı Batı’nın yanında yer aldı. Nasır ve Nehru gibi saygın devlet adamlarının o tarihlerde Türkiye dış politikası için dile getirdiği söylemler, tam anlamıyla aşağılamadır.

Türkiye’nin Batı bağımlısı hükümetleri yıllardır iş başındadır. “Bir koy, beş al” sloganlı ve emperyalizm yandaşlığına tutsak dış politikalar yürütülmektedir. Örneğin; ABD-AB şemsiyesinde; Irak’a girmek için çaba göstermek, Libya saldırısına destek, Suriye’ye karışarak bir tarafa lojistik payanda olmak, İran’ın burnuna füze yerleştirmek son hünerlerdir. Bu tutumun ülke ve ulus çıkarlarını kollayan nesnel Atatürkçü dış politika çizgisiyle birleşen yönü var mıdır?

Sonuç:

Yarım yüzyılı aşan bir süreçte dış politikada ciddi ve tutarsız yöntemler izlenmiştir. Bangladeşli ozan Nazrul İslam’ın şiirinden esinlenmeyenler, Karayipler’e Atatürk’ün “Nutuk” yapıtını bile getirerek okuyan Fidel Castro’nun: “Mustafa Kemal varken neden başka önderlikler arıyorsunuz?” öğüdünden ders alsınlar. Şili başkenti Santiago’da İsmet İnönü’nün “Vatan sana minnettardır” levhalı Atatürk büstünün niçin orada olduğunu düşünsünler veya Venezüellalı devrimci Chavez’in ülkesinde model olarak donattığı “Kemal Atatürk” tanıtımlı sosyal fabrikalara, yani kamu iktisadi teşekküllerine bir baksınlar...